Kendi kendimizi -nasıl- mağdur ediyoruz
K

Dr. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Geride bıraktığımız hafta sanırım üzerinde en fazla konuşulan, yorum yapılan haber, Gülşen’in tutuklanmasıydı. Birkaç ay önce verdiği bir konser sırasında söylediği sözler, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan tutuklanmasına yol açtı. Aslında birçoğumuzun söz konusu ifadeden haberi bile yokken, tutuklanma sonrası neredeyse tüm ülke Gülşen’in ne dediğini öğreniverdi.

Olay dünya basınında, ‘Türkiye’nin Madonnası tutuklandı’ manşetiyle yer buldu. Madonna, 80’lerin sonu, 90’ların başında çıkan ‘Like a prayer’ klibiyle siyasetçileri ve din adamlarını ayağa kaldırmış, deyim yerindeyse ‘aforoz’ edilmişti. Ancak bu, Madonna’nın efsaneleşmesini engellemediği gibi, birçok kişinin -marjinal tutumundan dolayı- kendisine sempati beslemesine ve şarkılarını dinlemeye başlamasına neden oldu.

Benzer bir durum şimdi Gülşen olayında yaşanıyor; daha önce şarkılarını dinlememiş ya da ‘iddialı’ sahne kıyafetlerinden dolayı kendisini yerden yere vurmuş birçok kişi, tutuklanma kararını haksız bulduğu için arkasında duruyor, kliplerini izliyor. Gülşen’in mağduriyetine inananlar sosyal medya paylaşımlarıyla kendisine destek olmaya çalışırken bazıları ise bu cezayı hak ettiğini savunuyor.

Mağduriyet algısı

Eğer ortada bir suç varsa o suçla ilgili verilecek ceza, hukuk alanında değerlendirilir. Gülşen’in tutuklanma olayından bağımsız genel hatlarıyla mağduriyet konusunu ele alacak olursak bir insanı ‘mağdur’ ya da ‘suçlu’ olarak algılamak, yanında ya da karşısında durmak, desteklemek ya da yerden yere vurmak psikoloji alanında birçok araştırmanın konusu.  

Mağduriyet algısı, mağduriyetin yaşandığı olay, sosyo-kültürel çevre, bireysel hayat deneyimleri ve ön yargılar gibi birçok farklı sebebe bağlı olarak değişebilir. Bazı insanlar mağdur olana sempati duyabildiği gibi, bazıları suçlayabilir. Mağdur olana duyulan sempati, sıklıkla kullanılan bir manipülasyon tekniği ve siyasette kazanmak için özellikle mağdur algısı yaratmaya yönelik çalışmalar birçok ülkede -liderler tarafından da- yapılmakta.

Bilimsel araştırmalara göre herhangi bir olayda mağdur olanı suçlamanın altında yatan sebeplerden birkaçı şöyle: iyi insanların başına kötü şeylerin gelmeyeceği varsayımına inanmak isteme, kötü bir şey yapmazsan cezalandırılmazsın düşüncesine tutunma ihtiyacı, tüm iyiliklerin karşılığını bulacağı umuduyla yaşama devam etme isteği. Tüm bunlar kulağa ütopik gelse de bu şekilde düşünen birçok insan var. Yani “Bazı insanlar hala eninde sonunda Şirinleri görebileceğine inanıyor” dersek abartmış olmayız. Umutsuz yaşanmaz, bu bir gerçek. Yalnız umut ektiğimiz tarlalar, göz yaşlarımızla ıslanıp mahsul olarak da hayal kırıklığı verdikçe yaşamak -haliyle- zorlaşıyor.

Kendi hayatlarında mağdur olanlar

Hemen hepimiz -herhangi bir sebepten dolayı- kendimizi mağdur hissediyoruz. Şu an sahip olduğumuzdan çok daha fazlasını hak ettiğimizi düşünüyoruz. Geçmişte kendi verdiğimiz ya da bizim için başkaları tarafından verilen kararlar, attığımız ya da atmaya cesaret edemediğimiz adımlar, fazlasıyla çalışmamız ya da tembellik yapmamız, vazgeçemediklerimiz ya da vazgeçtiklerimiz yüzünden istediğimiz yerde değiliz. Olması gereken bir şeyler vardı ama olmadı. Farklı sebeplerden dolayı haksızlığa uğradık. Belki de yapmamız gereken her şeyi yaptık ama yine de istediğimiz sonucu alamadık. Çoğumuzun içinde adını tam koyamadığımız ama eksik olduğunu düşündüğümüz, sanki yarım kalan bir şeyler var. 

Tüm bu düşünce ve duygu karmaşasını somutlaştırma ihtiyacı içinde; “Eğer bir sevgilim olsaydı böyle hissetmezdim”, “Çok param olsaydı ya da iyi bir kariyerim olsaydı böyle hissetmezdim”, “Eğer çekici gözükseydim böyle hissetmezdim” gibi söylemlerle ulaşamadığımız herhangi bir hedefe atıfta bulunurken tüm bunlara sahip olanlara bakıp onların da mutsuz olduğunu görünce ya onlar için ‘şükürsüz’ deyip geçiyor ya da “Benim hayatım neden tam istediğim gibi olmadı?” sorusunun cevapsızlığı ve her ne kadar kabul etmesek de kendi üzerimize yapıştırdığımız ‘mağdur’ etiketiyle baş başa kalıyoruz.

Hayattan alacaklarımızı alamadığımız için kendimizi mağdur ilan ederken sahip olduklarımızın tadını çıkartamıyoruz. ‘Bir şey olacak ve hayat tam o zaman başlayacak’ ile ‘Beklenen olmadı ve zaman akıp geçiyor’ ikilemi içinde yaşamaya çalışıyoruz. Gerçekten yaşıyor muyuz yoksa oyalanıyor muyuz çoğu zaman onu bile tam bilmiyoruz.  Oğuz Atay’ın, “Hayatımın başı ve sonu belliydi, hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım” sözünün altını çizerken, tutunmakta zorlanıyoruz.

İstediklerimize sahip olunca tamamlanacak mıyız?

Dolu dizgin yaşayabileceğimiz ‘ideal’ bir hayat yok; artık bunu kabul etmeliyiz. Çok iyi bir performans sergilersek, ‘hayatı en iyi yaşayan kişi’ ödülü alamayacağımız da aşikar. İstediklerimizin hepsine -ne kadar çalışırsak çalışalım- sahip olamadığımız için, zaman zaman haksızlığa uğradığımız için, yaşadığımız kayıplar için, değer görmediğimiz için mağduruz. Hayatta daha birçok kez mağdur olacağımız da kesin.

Diğer taraftan mağduriyetlerimizin hesabını tutarken ya da hakkımız olduğunu düşündüğümüz alacaklarımızın peşinden koştururken kendimize o kadar odaklanıyoruz ki hayata neler katabileceğimizi, hayatla aramızdaki alma-verme dengesini göz ardı ediyoruz. “Yeterince acı çektim. Daha ne yapayım? Ödüllendirilmek benim hakkım” derken belki de farkında olmadan başkalarını mağdur ediyoruz. Birisini mağdur etmek, illa ki bile isteye kötülük yapmak demek değil. Yapılan haksızlıklara sessiz kalmak ya da sadece dostlar alışverişte görsün misali göstermelik karşı çıkmak, hayata ufacık da olsa herhangi bir şekilde katkı sağlayabilecekken bu enerjiyi kendisinin nasıl mağdur edildiğini düşünmeye harcamak da insanın diğer insanları-istemeden de olsa- mağdur etmesine sebep olabilir.

Belki de hayatla ilgili yarım kalmış hissetmenin sebebi, hayattan istediklerini alamamak değil; tamamlanma ve anlamlandırma yolunun başkalarının hayatlarına dokunabilmek için çaba harcamaktan geçtiğini fark etmemek.