Gazeteci Elif Akgül: Kendimi bir gün tutuklanacağıma alıştırmaya çalıştım

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturmasında tutuklanan ve 2 Haziran’da serbest bırakılan gazeteci Elif Akgül şöyle konuştu: “Ben hayatımı ona göre kurdum. Bu olabilir, tutuklanabilirim. Kendimi de alıştırmaya çalıştım. Bir yere kadar alıştırmıştım, bir noktada benim için de zordu.”

Fotoğraf: RSF

Akgül, 18 Şubat’ta HDK soruşturmasından gözaltına alınmış, 21 Şubat’ta tutuklanmıştı. Aynı dosya kapsamında gazeteci Ercüment Akdeniz, Yıldız Tar, Emek Partisi İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros gibi birçok siyasi, aktivist de tutuklanmıştı.

Elif Akgül hakkında 2 Haziran’da tensiple tahliye kararı verilmişti.

Tensiple tahliye Türk Ceza Kanunu’na göre bir sanığın mahkeme kararıyla serbest bırakılması anlamına geliyor.

105 gün özgürlüğünden mahrum kalan gazeteci Akgül’le gözaltına alınışını, tutukluluğunu ve hapishanede kadın olmaya dair gözlemlerini konuşmak için Şişli’de bir araya geldik. Elif Akgül, bu sırada hapishaneye bir mektup yazıyordu.

O hapisteyken kendisine iletmek istediğim soruları yüz yüze ve özgürce sordum.

Gözaltına alınmadan önce hakkında bir soruşturma açıldığını nereden ve nasıl öğrendin?

Kasım 2022’deki Beyoğlu’ndaki bombalı saldırının ardından ben bir twit attım. Soru soran bir paylaşımdı. Twit çok paylaşıldı ve yayıldı. Ben daha sonra Twitter hesabımı kitledim. Hakkımda 301 soruşturması vardı, o davaya dönüştü.

“Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 301: Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Sonra bir propaganda davası açtılar. Ben o dönem bir eğitim için dört beş aylığına Almanya’ya gitmiştim. Ben dönmeden evvel araştırdım hakkımda terör soruşturması var mı diye. Avukatım ‘yok’ dedi. Ben döndükten sonra aralıkta beni propaganda soruşturması için ifade vermeye çağırdılar.

Terör savcılığına çıktım, dosyayı görmek istediğimi söyledim. Gizlilik kararı olduğunu ve dosyanın kaleme gönderildiğini söylediler. Gidip sordum ve 2014 tarihli 100 klasörlük bir dosya olduğunu açıkladılar.

Şikayet edilen sıfatıyla dosyada adımın yer aldığını öğrendim. O dosya HDK dosyasıydı ve iki sene önce böyle haberdar oldum.

‘Aklıma HDK gelmedi, basın dosyası sandım’

Bugün yarın kapımı çalacaklar diyerek içten içe bir endişe duydun mu?

Tabii, ben herkese söyledim, soruşturma duruyor bir gün gelecekler diye. 2014 deyince Gezi soruşturması olabilir diye düşündüm, aklıma HDK gelmedi.

Önceki açıklamalarında da aslında kendin için endişelenmediğini dosyadan kimlerin gözaltına alındığını merak ettiğini söylemişsin.

Ben çok panik yapan biri değilim ama kapıyı çaldıklarında panik olmuştum zaten. Yangın çıktı sandım çünkü. Öncesinde hem bir kaza geçirmiştim hem de Kartalkaya yangını olmuştu.

Kapıyı çaldıklarında ya deprem ya yangın oldu zannettim. Polisler silahlarını yüzüme doğrultunca ha siz miydiniz dedim. Ben komşularımın korktuklarını görünce sakin davrandım.

Bir sürü arkadaşım da bunlara maruz kaldığı ve bu süreçlerin haberini de yaptığım için neler olacak neler bitecek biliyordum. Geldiklerinde onlara da söyledim ben muhabirim, haklarımı biliyorum, sizin ne yapmanız gerektiğini biliyorum. Buyurun yapın, sıkıntısız bitirelim.

Biraz gerginliği azaltmak için işi zevzekliğe vurdum, bu kadar şovu benim için yapmış olamazsınız, başka kimi aldınız diye sordum. Tabii söylemediler. Ama ilk olarak basın dosyası sanmıştım.

Yıllarca gazeteci davalarını takip etmiş birisisin ama cezaevinde üstünüz aranırken size uygulanan mevzuatın çıplak arama olduğunu sonradan fark ettiğini söylemişsin bir röportajında.

Aslında o tam öyle değil. Biz yıllardır çıplak arama haberleri yapıyoruz. Bu aramaların en bilineni de ‘çömel, çök, öksür’ direktifleriyle yapılan iç ve dış oyuklar aramasıydı.

Ben cezaevine girdiğimde çıplak aramayı kabul etmiyorum, kıyafet üzerinden doktor araması yapabilirsiniz, dedim.

Bir eylemde barikatı geçerken de yapılan arama bu. Biz o kadarını yapmayacağız dediler.

Kıyafetlerini çıkarıp bir paravanın arkasına geçiyorsun. Bu arada herkese bu şekilde davranmıyorlar bize böyle davranmışlar. Üzerlerinde hiçbir kıyafet olmayan o insanları önlükle X-Ray’den de geçiriyorlarmış.

‘Giyin sen, çamaşırları kıyafetleri ver’ dedi. Daha sonra kıyafetlerin içinde bir şey olup olmadığı kontrol edildi. Bacağımı ve kolumu örtüden yarıya kadar sıyırıp göstermemi istedi. Yaptığı arama buydu.

Ben bunu çıplak arama olarak değerlendirmedim, benim yaptığım haberlerde de bahsettiğim anlattığım çıplak arama bu değildi. Fakat daha sonra İnsan Hakları Derneği’nden (İHD) Eren Keskin geldiğinde, avukatlarla konuştuğumuzda bize bunun çıplak arama olduğunu söylediler.

Beni asıl öfkelendiren de bu oldu, nasıl bu kadar haber yapıp da bunu bilmiyoruz.

‘Hayalet telefon sendromu’

HDK soruşturması kapsamında müzisyen, siyasetçi, hak savunucusu, gazeteci birçok kadın aynı koğuşa koyuldunuz. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nu andıran hikaye gibi. Koğuşta ilk başta radyo olmadığından, her gazetenin içeriye girmediğinden, çamaşırları leğende yıkamak zorunda kaldığınızdan söz etmiştin. Bana bu durum biraz paralel evrende yeniden 12 Mart’ı yaşamak gibi geliyor. Şu sıralar herkes hapiste zaten.

İçerideki bu deneyimden sonra dışarıya ve yeniden dijital yaşama adapte olmakta zorluk çektiğini de fark ediyorum. Ne düşünüyorsun tüm bu süreçle ilgili?

Ben mesela tahliye olana kadar ara sıra telefonun titrediğini duyuyordum. Tek sıkıntısı istediğim zaman annemi arayamamaktı. Yıldız (Tar) da buna ‘hayalet telefon sendromu’ demişti. O da bir şey çıkartmak için sürekli elini cebine sokuyormuş.

Kişisel olarak nasıl etkilendin dersen, ikinci haftada olmama rağmen hâlâ afallamış durumdayım çünkü tüm gün ekran karşısında oturan bir insan olmama rağmen çabuk yoruluyorum.

Ben okumayı öğrendiğinden beri sürekli kitap okuyan biriyim, hapiste ilk defa kitap okumak benim için bir zorunluluk haline geldi.

Önceden sıkıldığım, merak ettiğim için okurdum, hapiste vakit öldürmek için okudum. Kitap okumak benim için bir kaçış alanı olmaktan çıktı.

Kaç kitap okudun saydın mı? Yıldız Tar Kaos GL’de hapiste okuduklarını paylaşmıştı, neredeyse kırkı aşkın kitap listede vardı.

(Gazeteci Tar da 21 Şubat’ta tutuklanmış, 30 Mayıs’ta tahliye edilmişti.)

Saymadım ama 20 civarıdır. Üç ayda sürekli durduğunu ve bir şeyle meşgul olmadığını düşününce az bir sayı. Ama ben her gün üç buçuk saat spor yapıyordum. Bacağımı sakatladım zaten bu yüzden. Akşamları bir buçuk saat voleybol oynuyordum.

‘Hapiste kadın olmanın dışarıda kadın olmaktan bir farkı yok’

Hapishanede kadınlara leğenlerde çamaşır yıkatılan, regl ürünlerine (tampon, menstrual kap) erişim üzerinden bir bedensel kısıtlılığın yaratıldığı bir düzen var. Feminist bilinci yüksek bir kadın gazeteci olarak oraya girip tüm bunları yaşamak nasıl hissettirdi, neler gözlemledin?

Bir yandan da kadınlar için bir laboratuvar ortamına da benziyor çünkü.

Orada kadın olarak var olma kısmının, normalde kadın olarak var olma kısmından çok farkı yok. Sadece bahsedeceğim teknolojik, bize konfor alanı yaratan ve benim kadın olarak toplumsal hayata katılmamı sağlayan konforlardan uzaklaşmak kısmı var.

Şimdi baktığımız zaman erkek de cezaevinde benim yaptığımı yapıyor. Ama şuradan bakabiliriz: Mesela bu sadece siyasi mahpuslar için de geçerli değil. Herkes için geçerli. Cezaevlerinin mantığı üzerine çok konuşulur. Islah mıdır, uslandırmak mıdır yoksa cezalandırmak mıdır, işkence midir?

Bir şekilde senin orada makbul bir vatandaş olarak yaşamanı istiyor. Bir makbuliyet var orada. Mesela bu Çiğdem Mater’in tampon talebine verilen cevapta çok belli. (Mater, Haziran 2023’te bir regl ürünü olan tamponu kullanmak için cezaevine dilekçe yazmış, cezaevi yönetimi ‘Türk kadını tampon kullanmaz’ diye yanıt vermişti.)

Mesela avukat görüşüne çıkarken belli bir şortu giymene izin verilmiyor. Avluda otururken kızlar ‘usta’ geliyor diyorlar (Usta erkek için kullanılan bir sıfat).

Tam olarak kadınlar ve erkekler nasıl davranmalı ikili cinsiyet sisteminin içerisinde? Devlet bundan ne istiyor? O rollere seni sokmaya çalışıyor. Ne kadar başarı oluyor, o ayrı. Çünkü bunu bize yaptırmak için kullandığı aygıtlar da bizim gibi kadınlar (kadın gardiyanlar). Biz derken sıradan kadınlardan bahsediyorum.

İlla tek bir ideolojiye sahip, milisleşmiş, militanlaşmış tipler değiller. Bakımlı, flörtlerden, nişanlısından bahseden, birbiriyle dalga geçen, normal gündelik hayatın parçası olan insanlar.

‘Kadınların cezaevinde var olabilmesi için feminist bir politika üretilmesi gerekiyor’

Cezaevi daha böyle yatmak üzerine kurulu bir yer aslında. Senin kamusal bir şey yapmanı engelliyor. O istediğin şeyi yapmak için hep ekstra uğraşman gerekiyor.

En basitinden kitap yazmak için elinle yazman gerekiyor. Alabileceğin kitap sayısı sınırlı. Ben belki her gün bir tane kitap okuyorum. Olamaz mı? Günde iki kitap okuyorum. Bunun bir önemi yok.

Yatacak yeri olsun, yiyecek yemeği olsun, içecek yeri olsun. Gerisi çok da kritik değil. Buradan düzenlediği için bir kadının ihtiyacı en fazla bu kadar olabilir. Bunun ötesi yok.

Ve eğer politik bir bilinçle ben burada hapsolmayacağım diyorsan ekstra çaba göstermen gerekiyor. Kitap istemen gerekiyor, yazı yazman gerekiyor, bir şey yapman gerekiyor. Bununla zaten başka mücadele alanları geliyor.

Burada kadınların sadece birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak cezaevinde de var olabilmeleri için bir feminist politika üretilmesi gerekiyor.

Evet, bu çamaşır makinesinden de geçiyor. Çünkü o kadar saat çamaşır yıkadıktan sonra insanın hiçbir şey okuyası, yazası gelmiyor.

Her gün mü çamaşır yıkıyordunuz?

Ben her gün yıkıyordum çünkü birikince çok zor olacak. Her gün parça parça yıkamak daha kolayıma geliyordu. Aynı kıyafetleri sırayla giyen bir insan olduğum için. Her gün aynı şeyi yıkamam çok zorlamıyordu beni.

Siz tutuklandıktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu tutuklandı. Saraçhane eylemleri başladı, Sırrı Süreyya Önder hayatını kaybetti. Tüm bunlar olurken sanki böyle başka bir gezegendeymiş gibi hissetiniz mi, gündemin bunca yoğunluğunda bu kadar uzak olmak nasıldı?

Bir ara sonraki uzaylı istilasını da bekliyoruz dedik kendi kendimize. Dışarıda olsaydık daha fazla içinde yer alacağımız şeyler biz hapisteyken oldu o nedenle daha fazla hissettik olan biteni. Oradaki her insan Saraçhane’ye giderdi, Sırrı’nın cenazesine giderdi. 27 Şubat’ta açıklanan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na giderdi.

‘Boş dosyaya sinirlendim’

Hapisten çıktığında “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganını atarak çıktın. Sonrası için endişeli misin? ‘Bir kere artık radara girdim bundan sonrası daha tehlikeli olacak’ diye düşünüyor musun?

Bir kez girersen her zaman girebilirsin. Hiç girmezsen de her zaman girebilirsin. Arkadaşlarımla tutuklanabilme ihtimali her zaman aramızda dönen bir muhabbetti. Tabii ki şaşırdık ama ben asıl bu kadar boş dosyaya öfkelendim.

Bana niye bunu yazdın desinler anlatayım. Editörle yazışmalarımız, şurada gaz var, demem dosyaya girdi. Bunun nesini savunacağım, saçma sapan bir şey zaten.

Önceden de hep diyorlarmış ya yabancı basın mısın, ne kadar cesursun diye. Türkiye’de gazetecilik yapıyorsan böyle bir şey. Bu iğrenç bir şey. Ama böyle bir şey. Ben hayatımı ona göre kurdum. Bu olabilir, tutuklanabilirim. Kendimi de alıştırmaya çalıştım. Bir yere kadar alıştırmıştım, bir noktada benim için de zordu. Ailemi de alıştırmaya çalıştırmıştım, onlar da bir yere kadar alışmışlar. Beklediğimden daha direngendiler. Dolayısıyla işimi yapmaya devam edeceğim, o fark etmeyecek kısaca.

‘Bu kadar etrafa saldırdıkları bir dönem yoktu’

Geçen hafta Semra Pelek ve bazı gazeteciler Artvin merkezli bir operasyondan gözaltına alındılar. Pelek serbest bırakıldı daha sonra üç gazeteci tutuklandı. Gazeteciliğin şu an içinden geçtiği süreç hakkında neler dersin?

Soruşturmanın içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Bu sadece bu iktidarın yaptığı bir şey değil, bu iktidarın ayyuka çıkardığı bir şey.

Türkiye’de gazetecilik Sabiha Sertellerden Sabahattin Ali’den beri yargılanıyor. Ama bu kadar elini attıklarını tutukladıkları, bu kadar etrafa saldırdıkları bir dönem yoktu.

‘Sen bir gir, gör, çek orayı sonra ben sana beraat de veririm’ diyor. Ardından da buna göre davranmanı bekliyor. Uslanmak dediğim kısım bu. Böyle zamanlardan geçiyoruz. Bunları böyle okumak gerekiyor.

Her seferinde daha sert bir yerden geliyorlar. Şimdi benim ilk açılan davam madde 301’dendi, ikincisi propagandandı, şimdiki üyelikten. Bir sonrakini yöneticilik, kuruculuk Anayasa’yı ilga etmekten bekliyorum. Sıralama bu şekilde.

‘Sokağa anayasal hakkını kullanan kişinin haberini yapmak için çıkıyorum’

Ceren Sözeri, Evrensel’de ‘Gazetecilik en göz önünde meslektir, şahitlik gerektirmez’ diye bir yazı yazmıştı. Sürekli tutuklanan gazetecileri ‘gazeteciliğine şahidiz’ diye savunuyoruz ama yazarak ve çekerek yaptığımız bu iş zaten çok göz önünde. Sözeri’nin de savunduğu gibi şahide ispata ihtiyaç duymuyor. Kendimizi ve mesleğimizi böyle savunmak hakkında sen ne düşünüyorsun?

Bu aslında bizim mücadelemizin ne kadar geriye düştüğünü gösteriyor. Çünkü sokağa çıkan insan anayasal hakkını savunduğu için sokağa çıkıyor. Ben sokağa çıkarken anayasal hakkını savunan, onu kullanan kişinin haberini yapmak için çıkıyorum.

Başka bir anayasal hakkımı kullanarak, çalışma hakkımı kullanarak, o da başka bir yasal hakkını kullanarak çıkıyor. İkimizin arasında bir fark yok.

Gazeteci Elif Akgül hakkında tahliye kararı

Gazeteci Yıldız Tar hakkında tahliye kararı

EMEP İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros için tahliye kararı

HDK soruşturması: 30 kişi tutuklandı