Murat Sevinç

Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

'Gezi Parkı' dünyanın, memleketin geleceği ve 'Gelme' demekle olmayacak işte!

Gezi, toprağımızın heyecan verici tarihinde olağanüstü pırıltılı bir yurttaşlık anı, eşitlik ve birlikte yaşam talebiydi. Hal böyleyken ne başladı, ne sona erdi. Bir ‘andı’ ve hepimize gelecekte nasıl bir dünyada, nasıl bir memlekette yaşayacağımıza dair ipuçları sundu.

Bilinmeyen dilin, bilinen dilden ricası! (3)

2020 yılında bir yurttaş, anasının dilinde ninni söylemek için böyle davranmak gerektiğini düşünüyor. Koşullarımız, el birliğiyle yarattığımız koşullarımız, başka türlü davranabilme seçeneği sunmuyor çünkü.

Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!

Sorunum hiçbir zaman ‘oduna-kömüre oy verenlerle’ olmadı. Onlar oduna-kömüre oy vermesin diye gerekli olan bütüncül dönüşüm için asgari emeği harcamak yerine, ‘kömüre oy verdiren’ yoksulluğu görmemeyi tercih edenler, derdim. Yoksulla değil, yoksullukla. Cahil ile değil, cehaletle.

Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?

Yaşarken umursamadıklarının, ölümlerine, ölüm biçimlerine de ikna olmuyorlar. Kendilerine, düzenlerine, değerlerine layık bulmuyorlar ölenlerin göçüp gitme yol ve gerekçelerini. Yarattıkları medeniyete yakıştıramıyorlar hiç birimizi, ne dirimizi ne ölümüzü...

Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!

Boykotun süresi ve sonucunun pek önemi yok bana kalırsa; sabah akşam horlanan, sövülen, ödediği vergi ‘israf’ nedeniyle heba edilen, çoluk çocuğunun geleceği karartılan ve akıllarıyla dalga geçilen milyonlarca insanın deneyimlediği, eğitici-dönüştürücü işlevi olan her ‘yurttaşlık anı’ önemli...

Devlet ile muhabbetimiz 'duygular' düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)

Demokratik bir ‘anayasal düzenin’ yolu, anayasasına sahip çıkacak bilince sahip insandan, o insanın doğumu için bıkıp usanmadan emek harcamaktan geçiyor. Yeni ve yeni ve yeni ve yeni ve yeni ve yeni anayasalar yapmaktan değil...

Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)

Bu alanda az çok çalışmış biri olarak, mütemadiyen anayasa konuşulmasına ve metinlere gereğinden fazla önem verilmesine karşıyım ve herkesi usandıran anayasa sohbetlerinin, çoklukla tarihsel çaresizliklerimizden ve riyakârlıktan kaynaklandığı kanısındayım.

Siyaset tanımına dair bir 'talimatname' ihtiyacı!

Çağlar boyu siyaset sözcüğüne yüklenmiş muhtelif anlamlar üzerinde durmaya, kütüphanelerce dolusu kaynak arasında boğulmaya gerek yok. Sayısal çoğunluk nedeniyle iktidar bloğunun kabul ettiği metin yasalaşacağına göre, yandaş akademi ve basının konu üzerinde mutabakat sağlaması yeterli olur.

Bu sistemin sürme ihtimali yok!

CHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi)’nin ‘sahipsizliğine’ dair ikinci yazıda konuyu 1982 Anayasası ve AKP’li yıllara dek getirmiştim. Oradan devam...

Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?

Umut, umuttur; azı çoğu olmaz, kıymetini bilmek gerekir.

Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)

yıllar sonra Kenan Evren, tüm sağ iktidarların gazetecisi Yavuz Donat ile yaptığı söyleşide (2004), kendisine getirilen başkanlık sistemi önerilerini geri çevirdiğini söyleyecekti.

Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!

Gencecik bir kadın yaşamına son verdi. Herkes, nasıl davranabiliyorsa öyle karşıladı. Çok azınlıkta olduğunu tahmin ettiğim ve artık salt ‘hukuksal gerekçelerle’ insan sıfatıyla adlandırdığım, buna karşın insanlaşma aşamalarından geçmedikleri açık olan haysiyetsiz bir güruh, genç kadının sosyal medya hesabına yazdıklarından dolayı ‘söz söyleme,’ ‘hakaret etme’ hakkını kendilerinde gördü.