Bu yıl bize yine en çok ‘akışta kalmamız’ söylendi. İlişkilerde, işte, hayatta. Zorlamayalım, acele etmeyelim, bekleyelim, akışına bırakalım. Bu öğüt hep veriliyor ama pek kimse bu akışın nereye aktığını, neyi sürükleyip neyi geride bıraktığını sormuyor.
Bağlantıdayız ama temas hâlinde değiliz. Akıştayız ama ilerlemiyoruz. Beklentisiziz ama hafiflemiş hissetmiyoruz.

Yılın sonuna gelirken geride kalan şeylere baktığımda, kaybolan yakınlığı, derinlik yitiren hayalleri, bastırılan beklentileri ve temas özlemini görüyorum. Bunlar yılın duygular sözlüğünde var ama yüksek sesle pek telaffuz edilmiyor.
“Akışta kal” cümlesi bir süredir neredeyse her derde deva gibi dolaşıma sokuluyor. Sanki karar almamak, yön tayin etmemek, beklemeyi uzatmak da bu pakete dahil erdemlermiş gibi. Oysa Türkiye’de bu cümle çoğu zaman başka bir anlama geliyor: Beterin beteri var, halimize şükredelim, şimdilik idare edelim.
Akışta kalmak mı, askıya alınmak mı?
İdare etmek, alışmak, talep etmemek. İşyerinde, ilişkilerde, hayatta. Akış bu ülkede çoğu zaman bir nehir değil askıya alınmış bir bekleme salonu.
Psikolojik jargonla hayattan kaçış temalı son yazımın geniş biçimde tartışılması, paylaşılması ve farklı yerlerden yankı bulması beni mutlu etti ve yeni düşünce kapıları açtı. Psikolojik jargonun, kişisel gelişim dilinin ve ‘Kendini koru‘ öğütlerinin, hayattan ve politik olandan çekilmenin dili hâline gelmesi tesadüf değil. Ruh sağlığı adına ‘hazır reçeteler’ çoğaldıkça, dünyayla temas azalıyor; itiraz, ‘iyi hissetmeme‘ gerekçesiyle erteleniyor. Belki de bu ilgi, korunmadan değil temastan, hızdan değil ritimden yana bir anlatıya duyulan ihtiyacı işaret ediyor.
Yavaşlık mı, dağınıklık mı?
Bu kaçış dili anlatılarda da karşılığını buluyor. Türkiye’de yavaşlık çoğu zaman derinlik sanılıyor. Oysa birçok anlatı yavaş olduğu için değil, nereye gittiğini bilmediği için uzun ya da dağınık.
Pek çok ana akım yerli dizide bildik nedenlerle sahneler çok uzuyor; karakterler bakışıyor, susuyor, bekliyor ama bu bekleyiş bir gerilim üretmiyor. Çünkü sahne artık anlatacağı bir şey olmadığı halde uzuyor. Uzunluk burada bilinçli bir tercih değil, bir dağınıklık biçimi.
Bu sorunun bir başka boyutuna, popüler olmayan sinemada da bazen rastlıyoruz: ağır ama/ve aynı zamanda dağınık, yönsüz, kararsız yapı.

Tempo var ritim yok
Bunun tam karşısında, sürekli bir şeylerin olduğu başka bir anlatı rejimi var. Olaylar ardı ardına geliyor, tempo hiç düşmüyor, her sahnede yeni bir gelişme yaşanıyor. Ama bu hız da derinlik üretmiyor. TikTok videoları, YouTube söyleşi furyası, sosyal medyada sayfalarca akan ama tek bir fikri derinleştirmeyen thread’ler bazen aynı hissi bırakıyor: Çok şey oluyor ama hiçbir şey yerleşmiyor. Tempo var, ritim yok. Hareket var, anlam yok. Dikkat sürekli çağrılıyor ama hiçbir yerde tutulmuyor.
Tam da bu yüzden, son dönemde Vince Gilligan’ın ‘Pluribus‘ dizisi etrafında dönen ‘fazla yavaş‘ tartışmalarında düşülen bir hata olduğunu düşünüyorum. Çünkü Pluribus gibi anlatılardaki yavaşlık, ne bazı ana akım dizilerdeki boş uzamaya ne de dijital mecralardaki yaygın hız sarhoşluğuna benziyor. Buradaki yavaşlık, anlatının yükünü zamana yayan, izleyiciden sabır değil dikkat talep eden bilinçli bir tercih. Sahne uzuyor çünkü orada kalmaya değer bir çatışma var; suskunluk var çünkü bastırılmış bir anlam bekliyor. Mesele yavaşlıkta değil, yavaşlığın ne için kullanıldığında.
Anlatıdaki yavaşlık bilinçli bir tercih olduğunda olayların temposu düşürülüyor ama dramatik tempo ve gerilim korunuyor. Seyirci bekliyor ama kopmuyor; çünkü beklemeye değer bir duygu, bir çatışma, bir bakış var.
Buna karşılık hayattaki ‘akış’ söylemi ise çoğu zaman yönsüzlüğü ve sorumluluktan çekilmeyi örtüyor. Yavaşlamakla dağılmak arasındaki fark tam burada kayboluyor.
Bir karakter susabilir; bu yavaşlıktır. Ama ‘yazar‘ onun nasıl konuşacağını, ne diyeceğini kestiremediği için susuyorsa, bu dağınıklıktır.
Bugün gündelik hayatta, duygusal ilişkilerde, iş ilişkilerinde de yaşadığımız hâl de çoğu zaman yavaşlık değil yön duygusunu kaybetmiş bir dağılma hâli. Bunu ‘akış‘ diye adlandırmak meseleyi çözmüyor, yalnızca yumuşatıyor.
Hız ne zaman gerçeği dağıtır?
Türkiye’de bu dağınıklığın son zamanlardaki en görünür hâllerinden biri, izlediğimiz uyuşturucu operasyonları. Sorunun kökeniyle değil, görüntüsüyle ilgileniliyor.
Bu kadar uyuşturucu bu ülkeye nasıl giriyor sorusu değil, kimlerin fotoğraflarının servis edildiği konuşuluyor. Olan biten hızla magazinleşiyor, seyirlik sahnelere dönüşüyor.
Her şey çok hızlı anlatılıyor ama hiçbir şey anlaşılmıyor. Hız, gerçeği açığa çıkarmak için değil, soruyu dağıtmak için kullanılıyor.
Bu hız rejimi yalnızca operasyonlarda değil, şiddette de kendini gösteriyor. Bu yıl yine yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Sayılar açıklanıyor, isimler paylaşılıyor, birkaç gün konuşuluyor; sonra gündem değişiyor.
Bu ülkede kadınlardan da beklentilerini bastırmaları isteniyor. Şiddet görmemek bir hak değil, bir şans gibi sunuluyor. Hayatta kalmak bile talep olmaktan çıkarılıyor.
Beklentisizlik bir erdem mi?
Beklentisizlik bu yıl yine bir tür ruh sağlığı tavsiyesi gibi dolaşıma sokuldu: “Beklentini düşür, üzülmezsin.” Oysa her beklenti bastırıldığında insan yalnızca daha az incinmiş olmuyor; dünyadan daha az karşılık isteyen bir özneye dönüşüyor.
Walter Benjamin’in sözünü ettiği deneyim yoksullaşması tam da burada başlıyor. Yaşananlar hikâyeye dönüşemiyor, aktarılacak bir anlam üretmiyor. İnsan başına geleni yaşamıyor, atlatıyor.
Çocuk işçi ölümleri bu deneyim yoksullaşmasının en sert yüzlerinden biri. Bu yıl yine çocuklar çalıştırılırken öldü. Henüz yaşanmamış bir hayat, fiile bile dönüşemeden sona eriyor. Potansiyel, daha başlamadan bastırılıyor.
Ekonomik sıkışma bu bastırmayı daha da görünmez kılıyor. Asgari ücret, yılın sonunda yine açlıkla yoksulluk arasına sıkıştı. “Bir işinin olduğuna şükret” cümlesi, akışta kalmanın sınıfsal tercümesi hâline geliyor.
Akış herkes için aynı değil. Bazıları için beklemek bir seçenek, bazıları içinse mecburiyet. Güvencesizlik bugün yalnızca bir ekonomik durum değil, bir ruh hâli. Gelecek, konuşulması ayıp bir beklentiye dönüşüyor.
Siyasi tutuklamalar da bu beklentisizliğin parçası. Özgürlük artık bir talep değil, bir ihtimal gibi anılıyor. Tutuklamalar haber başlığına, adalet beklemek aşırı iyimserliğe dönüşüyor.
Beklenti bastırıldığında yalnızca bireysel hayatlar değil, kamusal alan da sessizleşiyor. Talep geri çekiliyor, itiraz askıya alınıyor, anlatı kopuyor.
Anlatmak, askıda kalmaya direnmek
Oysa hikâye anlatmak, yarım kalana direnmenin önemli bir yolu.
Anlatı kurmak, bilinçsiz hızın ve dağıtmanın karşısında durmak demek.

Bu yılın benim için en anlamlı etkinliklerinden birinde de bunu hissettim. Karşıyaka Eğitim Sen’in konuğu olarak, Deniz Aslan moderatörlüğünde, ‘Mesafe çağında yakınlık mümkün mü?’ temalı bir söyleşi için 28 Aralık’ta İzmir’deydim. Bu hem iyi niyetlerle hem de iyi planlanmış söyleşiye emeği geçen herkese teşekkür ederim: Yıl sonu umut artışına vesile oldu. Birbirini tanımayan insanlar, iki saat boyunca acele etmeden aynı salonda kaldı, ilgiyle dinledi ve kimse ötekinin cümlesini bastırmaya çalışmadan konuştu. Bu ülkede dinlemek ve konuşmak hâlâ en etkili eylemler arasında. Temas kurmak hâlâ hem yaşamsal hem de politik.
Yavaşça acele etmek
Yeni yıla başlarken, hız ve yavaşlık meselesini yeniden düşünmek gerekiyor. Yavaşlık ya da ‘doğru hız‘, temponun kaybı değil; temponun bilinci.

Italo Calvino, ‘Amerika Dersleri: Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri‘ adlı eserinde, ‘Hızlılık‘ başlığı altında eski bir Latince deyişi hatırlatır: Festina lente: Yavaşça acele et. Calvino’nun sözünü ettiği hız, acele değil, gereksiz yüklerden arınmış bir yoğunluktur.
Hızlanmakla acele etmek aynı şey değildir; tıpkı yavaşlamakla durmanın aynı şey olmaması gibi.
Bugün hız norm, acele erdem, dikkat alabildiğine dağınık… Anlatılar ya aşırı hızlanıyor ya da merkezini kaybederek ağırlaşıyor. Bu nedenle ‘festina lente‘yi bugün tersinden okumak gerekiyor: Hızlanmak için değil, aceleye kapılmamak için. Yavaşça acele et.
Yeni yıla girerken dileğim ‘sadece‘ iyi hissetmek değil. Talep etmekten vazgeçmemek.
Alışmamayı sürdürmek.
Anlatmaktan, beklemekten, hayattan karşılık istemekten vazgeçmemek.
Belki umut tam olarak burada: Her şeye rağmen sürekli iyi hissetmek değil, bastırılan beklentiyi, umudu ve itirazı geri çağırmak. Yeni yıl buradan geçsin.