Kimsenin şehri İstanbul
K

Time Out evvelki çarşamba ‘2026’nın En İyi Kültür Şehirleri’ listesini yayınladı.

150’den fazla şehirde 24 bin kişiyle anket yapmışlar. Bir de Time Out’un editörlerinden ve yerel uzmanlarından oluşan bir kurul katılmış oylamaya.

Listenin ilk 20’si şöyle:

Londra, Paris, New York, Berlin, Cape Town, Melbourne, São Paulo, Madrid, Floransa, Krakov, Taypey, Marakeş, Kopenhag, Guadalajara, Atina, Kahire, Pekin, Jaipur, Çiang Mai, Lizbon.

Türkiye’den hiçbir şehir yok.

Istanbul skyline with Galata Tower across the water; two people in the foreground, one holding an umbrella.
Fotoğraf: AA

Üç şehirle doğrudan bağım var benim. İstanbul’da doğdum, büyüdüm ve yaşıyorum. Lizbon’da evim var, ailem orada, yıl içinde Lizbon’da ciddi zaman geçiriyorum. Kahire’de de iş yapıyorum, okul yapıyorum, restoran yapıyorum.

Yazımı bir cümleyle özetlemek de mümkün: Listede olmayı hak ediyor muyuz?

Hadi başlayalım Kahire’den.

Grand Egyptian Museum, ya da kısa adıyla GEM, 1 Kasım 2025’te resmen açıldı.

Fikir 1992’de doğdu, inşaat 2005’te başladı, Ekim 2024’te deneme ziyaretlerine açıldı, 1 Kasım 2025’te de tam açılış oldu.

Yani 33 yıl önce başlayan bir vizyon ve 20 yıl inşaat.

Toplam yatırım 1 milyar 200 milyon dolar. 500 bin metrekare alan. 81 bin metrekare sergi salonu. 100 binin üzerinde eser.

Tek bir uygarlığa adanmış, dünyanın en büyük müzesi. Mimari yarışmaya 82 ülkeden 1500 başvuru gelmiş, kazanan İrlandalı Heneghan Peng Architects olmuş.

Serginin tasarımını ise Almanya’dan Atelier Brückner üstlenmiş. 1922’de Howard Carter’ın Tutankhamun mezarını açışından bu yana, firavunun yanına gömülen 5 bin 398 parçalık hazinenin tamamı ilk kez tek bir yerde sergileniyor. 180 metrelik bir ‘omurga merdiven’ ve bu merdivenin sonunda piramitler manzaralı cam bir pencere var.

Mısır 2024’te 15,7 milyon turist ağırlamış, 2030 hedefi 30 milyon. Yeni yaptıkları tek bir müzeyle rakamı zorluyorlar.

Bunları neden mi sayıyorum?

Birincisi vizyon koymanın önemini, ikincisi hayata geçirmenin meşakkatini, üçüncüsü de kaz gelecek yer hikayesinin anlamını anlatabilmek için. Mısırlının kendi tarihine ve geleceğine ne kadar ciddiyetle yaklaştığını anlamak da cabası.

Şimdi yarım dakikalığına İstanbul’a bakalım.

İstanbul Arkeoloji Müzesi 1869’da kuruldu, ismi de Müze-i Hümayun, yani İmparatorluk Müzesi’ydi. Bugünkü binası 1891’de açıldı. Dünyada müze olarak inşa edilen ilk 10 binadan biri bildiğim.

1 milyon eser barındırıyor deposunda. Osman Hamdi Bey’in mirası bu müze bize.

Bina 2012’de deprem güçlendirme ve restorasyon çalışmasına alındı. 13 yılı geçtik, hâlâ bitmedi.

Klasik binanın kuzey kanadı hâlâ kapalı. Çinili Köşk de kapalı. Eski Şark Eserleri bölümü de kapalı.

İskender Lahdi’nin yanına bile çıkamıyoruz, Tabnit Lahdi’ni ise restorasyonla karışık lütfen görebiliyoruz.

Yabancı turist için bilet 15 Euro, ama yarısı kapalı.

Mısır 1 milyar 200 milyon dolar harcayıp yepyeni bir müze yapıyor ve 100 bin parçayı tek seferde sergiye çıkartıyor, biz Osman Hamdi Bey’in 135 yıllık binasında 13,5 yıldır hâlâ tadilat yapıyoruz.

Peki Mısır 1 milyar 200 milyon dolar buldu da, bizim mi paramız yok?

İşte zurnanın zırt dediği yer…

Mısırlı 1992’de fikri masaya koyduğunda parası da yoktu, deneyimi de yoktu, mimari yarışmayı yönetecek bir kurumu da yoktu, ama hepsini sırayla oluşturdu, çünkü gelecek nesli için bu işi yapmalıydı.

Biz 13 küsur yıldır tadilat yapıyoruz, çünkü tadilatın getirisi, hem daha çok, hem daha çabuk, hem de daha bireysel.

Hadi Lizbon’a bakalım.

Lizbon listede 20’nci sırada.

Halkın yüzde 77’si “Şehrimizdeki kültür iyi veya mükemmel” demiş ankete.

Lizbon aslında büyük bir şehir değil, nüfusu 550 bin civarı, banliyölerle 2,5 milyon. Bizim Üsküdar kadar.

Ama Gulbenkian Müzesi orada (Üsküdarlıydı adam, 1869 doğumlu, biz sahip çıkmadık, Lizbon sahip çıktı), Berardo Koleksiyonu orada, Modern Sanat Merkezi CAM yeniden açıldı.

MACAM yani Çağdaş Sanat Müzesi yeni kurumlardan, Arco Lisboa diye uluslararası bir sanat fuarı orada, Marvila diye yeni bir kültür mahallesi büyüyor şehrin kuzeyinde.

Binalarını yıkıp AVM yapmıyorlar, eski binalarını restore edip içine kültür kurumu koyuyorlar.

Sokak kaldırımları Calçada Portuguesa diye anılan siyah ve beyaz bir taş döşeyerek elle yapılıyor hâlâ. Başkanın tanıdığı, tanıdığının köy zevkine istediği taşı döşemiyor Lizbon kaldırımlarına. Geleneksel bir el zanaatı bu ve yapan ustayı belediye yetiştiriyor, sözleşmeli ustaları var.

Üç sene önce yazmıştım, “Şehirlerine ve binalarına bizden çok daha saygılılar” diye. Hadi soralım: “Lizbonlu şehrini seviyor da, biz neden sevmiyoruz?” diye. Anlatayım.

Time Out’un anketi ilk bakışta iki şey soruyor: “Şehrinde sanat ve kültür iyi mi, fiyatlar erişilebilir mi?” Ama sıralamayı çıkarırken beş başlıkta ölçüyor: Kalite, fiyat, topluluk hissi, miras ve kimlik, bir de kültür takviminin gücü var tabii.

Yani aradığı cevap ilk bakışta sandığımızdan daha derin: “Şehrini sahipleniyor musun, kimliğin senin mi?” diye de soruyor aslında Time Out. Sahibi olmayan kültürlenemez, kültürlenemeyen de sahiplenilmez ya…

İstanbul’da nereye giderseniz gidin, insanlara “Memleket neresi?” diye sorun, hiç İstanbullu çıkmaz karşınıza, yönetenler dahil.

İstanbul’da alt-orta hizmet ekonomisinin önemli bir kısmı Anadolu ve Karadeniz göç ağlarıyla kurulmuştur ve “Memleket…” diye başlayan bir cümle vardır herkesin ağzında.

“İstanbulluyum” diyene rastlamak çok zordur ve şehirde üç kuşak olsa da hiçbiri şehirden değildir jenerasyonların aslında.

Açıklaması şu: Şehrin bir sahibi yok.

Peki bir şehri sahiplenmeden bir şehri korumak mümkün mü?

Yaptığı işten bağımsız olarak, bir işletme gidiyor yerine yenisi geliyor, görüntü, gürültü ve işletme kültürü yenisiyle yeniden şekilleniyor.

Böyle bir şeye Time Out listesindeki hangi şehirde izin verilir Allah aşkına? Neden bizde veriliyor biliyor musunuz? Çünkü İstanbul kimsenin şehri değil, yönetenin bile değil, herkes gurbette İstanbul’da.

Bu sadece İstanbul’da mı böyle? ‘Taşı toprağı altın’ benzeri laflar edilen her yer için geçerli bu.

Ha o kişilerin kendi şehrine bir faydası ya da bir görgüsü var mı? Evet haklısınız o da yok, çünkü bu bahsettiğim aslında bir kültür ve bir görgü noksanlığı.

Şimdi bir başka örneğe geçeyim, aslında aynı kökten geliyor yeni örnek ama bu seferki mesleki bilinç adına cahilliğin doyum noktası.

Marmara Denizi’nde dipten trol balıkçılığı yasak. Bazı bölgelerde, belirli zamanlarda sınırlı izin var, ama büyük ölçüde yasak. Yapılıyor mu? Her gece.

Tekneler zemini kazıyor, balıkların yumurtladığı yuvaları yok ediyor, daha boy atmamış yavru balıkları öldürüyor. Dipten bir kere ağ çeken bir balıkçı, gelecek senenin tüm balığını da o anda yok ediyor.

Bunu neden yapıyor? Çünkü gelecek sene belki de taksicilik yapacak. Yarın balıkçı kendisi olmayacaksa, denizin dibinden, balığın boyundan ya da yumurtasından ona ne?

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın desteklediği bir araştırma var; Marmara’nın deniz tabanındaki çöpün yüzde 75’i plastik atık diyor. İçlerindeki en büyük kalem de gıda ambalajlarıymış. Beşiktaş koyları resmi raporda ‘yoğun yüzen çöp alanı’ olarak geçiyor.

Vapurdan denize fırlatılan plastik şişeler, Bebek sahilinden denize boşaltılan küller, Sarıyer ya da Çengelköy iskelesinden çıkışta kaybedilen poşetler, hepsi aynı mantıktan.

Bu mantığın özeti ise şu: Yarını olmayanın bugünü olmaz.

Dipten yavru balık çeken adam ya da denize şuursuzca çöp atan adam, müşteriye kazık atan adamla aynı adam değil mi?

Geçen çarşamba İnönü’de UEFA Avrupa Ligi Finali oynandı.

Final öncesi Aston Villa taraftarı bir İngiliz baba, oğluyla beraber UEFA Fan Zone’dan stadyuma gitmek için sokaktaki bir sarı taksiye binmiş.

Mesafe 3,7 kilometre. Fiyat 3 bin 200 Lira. Yaklaşık 75 Pound.

Adam oğluyla berabermiş, anladığım kadarıyla, taksiciyle tartışmak istememiş ve parayı vermiş.

Dönüşte ulaşım uygulamasıyla taksi çağıran adam aynı 3,7 kilometreyi 580 Liraya dönmüş. Yaklaşık 9,5 Pound.

Böyle olunca da haliyle sosyal medyada başına geleni paylaşmış, olay hızla yayılmış ve haber sosyal medyasından anti sosyal medyasına herkesin dilinde.

Bakın bakalım dünyada hangi ülke taksi dolandırıcılığında en çok şikâyet alıyor. Ben baktım sizin için. Sıralama şöyle:

Birinci Tükiye, 4 bin 224.

İkinci Hindistan, 2 bin 301.

Üçüncü Tayland, 2 bin 169.

Genlerimizde var belki de…

Bu taksi işi yeni değil aslında, çok eski hikaye…

1923 doğumlu, gerçek adı Osman Ziya Sülün, namı diğer Sülün Osman. Taksiciler kralı. 50’li ve 60’lı yıllarda dolandırıcılık tarihine geçti.

Galata Köprüsü’nü, Kız Kulesi’ni, Galata Kulesi’ni sattı, Eminönü ve Dolmabahçe saat kulelerini sattı, Şehir Hatları vapurlarını sattı. En son Galata Kulesi’ni tekrar satarken yakalandı. Mahkemede hâkime “Memlekette Galata Kulesi’ni satın alacak eşekler olduğu sürece ben bu kuleyi satarım” dediği söylenir.

O günkü sarı taksi Sülün Osman’dı. Bugünkü sarı taksiyse bir adam değil, bir sistem. Sokaktaki herkesi eşek olarak gören bir sistem.

Sokaklar böyle de dükkanlar çok mu masum?

Sultanahmet’te 200 gramlık paket baklava yabancı turiste 1500 Lira, mahalleliye 350 Lira.

Beyoğlu’nda dondurmacı turiste külah oyununu oynuyor. Eminönü’nde midye dolma turistin hayatıyla oynuyor. Adam maça geliyor, kazık yemezse dayak yiyor.

Dünyanın en güzel havaalanlarından birine sahibiz, neredeyse her hafta kullanıyorum, her gelişimde üçüncü dünya ülkesi kıvamında taksi teklifi alıyorum hâlâ çıkışta.

Devam edeyim mi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Alo 153 ‘Çözüm Merkezi’ hattına 2026’nın ilk dört ayında gelen şikâyetlere baktım.

Fare, böcek, çöp, koku, gider, görüntü, ses ve ışık kirliliği, atık, moloz, inşaat, baz istasyonu, kaldırım işgali, dilenci, seyyar satıcı, scooter rezilliği, köpek dışkısı, ağaç kesimi, çukur, pis su taşması, yağmur suyu drenajı, otobüs durağı ve vapur iskelesi temizliği, pazar yeri sonrası, bayram sonrası, deniz dibi çöpleri, yakıt kokusu, restoran atıkları, kanalizasyon kokusu…

Yeter mi?

Lizbon’da şehir içinde, nehir kıyısında ya da deniz kıyısında bir tek çöp görmüyorum. İnşaat mevsimi ya da saati harici tek bir çekiç sesi duymuyorum. Bizim ‘kaotik’ diye anlattığımız Kahire’nin Nil kıyısında bile insanlar bilinçlenmiş.

Yine soruyorum: Listede olmayı hak ediyor muyuz?

Hadi bir-iki iğneyi de gastronomiye batırayım.

Birinci iğne fiyatlara…

Yemin ederim İstanbul’da yemek yemek Lizbon’da yemekten kat be kat daha pahalı.

İki kişi sahilde bir akşam yemeği, meze, balık, bir şişe yerli şarap, rahat 10 bin liraya yaklaşır, hatta geçer.

Aynı yemeği Lizbon’da Bairro Alto’da, taze ahtapot ve bir şişe Vinho Verde’yle altmış avroya yersin.