“Şiir bir uçağı düşüremez, ama pilotun kafasını karıştırabilir.”
Mahmud Derviş’e ait olduğu yazılıp çizilen bu cümle, yeryüzündeki geçerliliğini sıkı sıkıya koruyor.

Derviş’in bu cümleyi İsrail’in Beyrut’u bombaladığı zamanlardan birinde, 1982 kuşatması sırasında kurduğu söylenir.
Bütün kent kuşatılmışken, kendisiyle görüşmeye ve söyleşmeye gelenlerin sorusunu yanıtlıyor Mahmud Derviş: Harabelerin arasında, yıkımın ortasında şiir yazmanın ya da dergi çıkarmanın bir anlamı var mı?
İşte bunun yanıtını veriyor bir yerde. Ama verdiği yanıt, tüm zamanların kalbine kazınıyor; ne olursa olsun geçerliliğini koruyor.
Mahmud Derviş’in uzun yıllardır dilimizden düşmeyen bu cümleyi nerede kurduğunu, söyleşiyi kime verdiğini, nasıl çevrildiğini bilmiyorum. Bir bilene sorduysam da yanıt alamadım. Bir başka nedenle bilen, okuyan ve kaynak gösterecek biri varsa ne güzel aydınlanırız. Belgesi olmadan, kaynak ve dipnot göstermeden yazı yazmak zorunda kalmayız.
“Bütün şairler Filistinlidir.”
Böyle demişti Mahmud Derviş. Öldüğünde Filistin’de üç gün yas ilan edilmişti.
Ben de bu cümleyi okuduğum günden beri kendimi biraz Filistinli sayıyorum.
İsrailli şair Yehuda Amihay ve yazar Etgar Keret için de aynı şeyi düşünürüm; bana kalırsa onlar da Filistinlidir.
‘Yabancıların Gezisi’ şiirinde şöyle diyor Mahmud Derviş:
İyi kalpli olalım. Denize götür beni günbatımında
duyayım denizin sana söylediklerini
kendine gelirken usul usul.
Bana olanları değiştirmeyeceğim. Bir dalgaya
sızıp diyeceğim ki: Beni tekrar al denize. Böyle
yapar korkaklar kendine. Denize giderler
işkence edince onlara
Gökte kendini yakan bir yıldız.[1]
‘Bu Yüzyılın Ortalarında’ adını verdiği şiirinde şöyle sesleniyor bize Amihay:
Ne güzel erkenden kötülüğe uyanan dünya
Ne güzel dünya, günah ve merhamete uyuyakalan.
Uygunsuzluğunda birlikteliğimizin, senin, benim.
Nasıl da güzel dünya.[2]
Kirvem hallerimi nerede okudun?
Bir rivayet de Ahmed Arif’in ‘33 Kurşun’u yazma serüvenidir.
Dönemin Hürriyet gazetesinde Zahir Güvemli’nin bir haberini okuduktan sonra ‘33 Kurşun’u yazmaya karar vermiştir şair. Buraya kadar her şey normal. Zaten ortada bir şiir var.

Ama bir kitap çalışması için, Zahir Güvemli’nin Hürriyet’te yazdığı iddia edilen habere, bir dönemin gazetelerini taramama rağmen, ulaşamadım. Ya ben yanlış tarihlere baktım ya da kaynak yanlış gösterildi. Hafta dergilerini de taradım; Zahir Güvemli orada da yazmış. Ama söz konusu haberi orada da bulamadım.
Bazı kaynaklar bunun bir haber değil, bölgede yapılmış bir söyleşi olduğunu söylüyor. Haber ya da söyleşi; her neyse, ben o kaynağa ulaşamadım. Dilerim birilerinin elindedir. Çünkü hepimiz için erişim ve dipnot önemli.
Asyalı ve Afrikalı şair
Nâzım Hikmet de ‘Asya-Afrika Yazarlarına’ başlıklı şiirinde ne diyordu?
Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
. . .

Sabah gelen telgraf
Kitaplığımdaki bazı şairleri kuşaklarına ve arkadaşlık zamanlarına göre dizmiştim. Bu düzeni, Ahmet Erhan öldüğünde değiştirdim.
Gecenin bir yarısı telaşla uyanıp kitaplığın önünde durdum. Ahmet Erhan’ın kitaplarını raftan çekip ayırdım. Uzun zamandır bir köşede tek başına duruyor şimdi. Orada daha görünür geliyor bana. Yalnızlık yakışıyor ona. Kitapları, anlam veremediğim bir huzurla bakıyor oradan.
Geçen sabah uyandığımda Melih Cevdet Anday ve ‘Telgrafhane’ şiiri geldi aklıma. Bir süre önce Eren Aysan’la konuşmuştuk; Yeni e için bir Melih Cevdet yazısı yazacaktı.

Yazının çerçevesini konuşup kabaca belirlemiştik. Sonra yeniden konuşma ihtiyacı duyduk ama memlekette hiçbir şey yerinde durmuyor nicedir. Bir anda mutlak butlan oluyor her şey; Bilgi Üniversitesi derken memleket yine kendi girdabına çekiyor bizi.
“Yazıyı gece göndereceğim” demişti o sabah Eren.
Ama gün içinde memleketin anlamı bile değişiyor. Bir anda Filistinli olabiliyoruz hepimiz. Bir anda Alican Uludağ’ın tahliye haberine sevinebiliyoruz. Bir anda hasta arkadaşımıza çiçek alma isteği duyuyoruz. Bir anda Asyalı, bir anda Afrikalı olabiliyoruz.
‘Telgrafhane’ şiirini 1952’de yazmış Melih Cevdet.
Sonra insan dönüp o yıl ne olmuş diye bakıyor. 18 Şubat 1952’de NATO’ya kabul edildiğimiz geliyor akla. Kore’ye gönderdiğimiz askerlerin ardından gelen üyelik… ‘Kızıl Kuşak’ tehlikesine karşı memleketin yeşil bir kalkanla çevrilmesi… Dış politikanın Batı ittifakına sabitlenmesi…
Bugün Rusya’dan, Çin’den söz edilse de İzmir’in aynı yıl NATO’nun Güneydoğu Kara Kuvvetleri Komutanlığı merkezlerinden biri seçildiğini unutmuyor insan.
Garip değil mi? İzmir’le ‘güneydoğu’yu aynı cümlede kurmak bile bazen linç nedeni olabiliyor.
Telgrafhane[3]
Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın.
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
Sinoplu bir balıkçı kadar seviyoruz bu memleketi belki. Mardinli bir mercimek üreticisi kadar bağlıyız ona. Ege’de zeytin toplayan bir çiftçi kadar, Kütahya’da çini işleyen bir usta kadar… Yeni tahliye edilmiş bir sendikacı ya da grevdeki işçi kadar…
Ve galiba tam da bu yüzden, her sabah başka bir haberle uyanıyoruz güne.
Uyku değil artık eksilen şey.
Bir memleketin vicdanında eksiliyoruz yavaş yavaş. Ama iyi ki şiirin hafızası, devletlerin arşivinden daha güçlü… Yoksa kalbimize mutlak olarak atanan kayyımın kıymığını deşmekle geçecekti ömrümüz.

‘Sesler ve Küller’ şiirinin bir yerinde ne diyordu Behçet Aysan:
yok başka bir cehennem
yaşıyorsun işte[4]
[1] Mahmud Derviş, Atı Neden Yalnız Bıraktın, Arapçadan çeviren: Mehmet Hakkı Suçin, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım Kasım 2017, sf. 64
[2] Yehuda Amihay, Seçme Şiirler, İngilizceden çevirenler: Roni Margulies ve Hulisi Özoklav, Oğlak Yayınları,1. Basım Eylül 1996, sf. 28
[3] Melih Cevdet Anday, Rahatı Kaçan Ağaç / Toplu Şiirleri 1, Adam Yayınları, 3. Basım Kasım 1998, sf. 93
[4] Behçet Aysan, Düello / Toplu Şiirler, Adam Yayınları, 2. Basım Mart 1998, sf. 84