Bu bir Kemal Kılıçdaroğlu yazısı değil.
Kemal beyin kaptırdığı koltuğuyla kurduğu trajik ilişki, Türk siyasi literatüründe hıyanet kavramını tekrar tekrar düşünmek için bir vesile elbette. İktidarın hukuku askıya aldığı, kötü – ve kötücül – yönetimde zirveyi kimseye kaptırmadığı şu talihsiz memleketin azgın gündemine iki paralık egosunu sıkıştırmadan rahat edememek, kolektif hafızaya adını Ali Kemal’in yanına altın harflerle kazımak için bu derece inat ve sebat etmek… Toplumsalla şahsi dramın kesiştiği bu epik anti-kahraman serencamının groteskliği her yeni raundda insanın ağzının açık kalmasına, dilinin tutulmasına, gözlerinin şaşkınlıktan pörtlemesine yol açıyor kuşkusuz.
Fakat biz, Kemal beyin nihayetsiz hırsının yıkıcı sonuçlarına değil, perdelediği basit hakikate odaklanalım: İktidarın korkusu.
Kılıçdaroğlu’nun ve ondan önce cebir, şantaj ve türlü ‘ikna’ yoluyla iktidara zımbalanarak ‘aparatçik’ makamına terfi ettirilen ‘yeni transfer’ belediye başkanlarının, kodeste aile boyu rehin tutularak binbir eziyete maruz bırakılan yüzlerce siyasi tutuklunun işaret ettiği ortak ve mutlak bir gerçek var, o da Erdoğan rejiminin kırılganlığı.

Malum olduğu üzere, korkularını ancak gulyabanilik rolüne bürünerek bastırabilen iktidar, son yıllarda tık nefes oldukça kaçak güreşi adet edindi. Daha önce düşülmemiş ahlaki bir zeminin gediklisi oldu, gasp yoluyla belediye fethetmenin utancının her geçen gün üzerine biraz daha koydu. Fakat tertip ettiği azamet ve dehşet defileleri kanalıyla topluma zerk etmeye çalıştığı yılgınlık ve yenilmişlik duygusu kalıcı olamadı hiç.
Muhalefetin, bir türlü nakavt edilemeyen bir boksör gibi her gayrimeşru darbeden sonra ayağa kalkarak karşısına dikilebilmesinin sebebi, iktidarın bir türlü örtemediği o kronik tekinsizlik hali olsa gerek. Kibir, kabadayılık ve gösteriş patlamalarının dahi saklayamadığı, içten içe düştüğü çıkmazı gören ve kendini ifşa eden, yarattığı yıkımla yüzleşmemek adına daha görkemli yıkımların rotasını çizen bir kamikaze pilotunun huzursuzluğu. Dermansızlığının ve çaresizliğinin sezildiğini, zaaflarının herkesçe malum olduğunu bilmenin telaşı ve hırçınlığıyla çırpınan çıtkırıldım bir mutlakiyetçilik performansının dışavurumu.
Bugünlerde, yepyeni bir türbülans evresi ve kötülük girdabına girerken, meselenin Kılıçdaroğlu’nun arabesk varoluş hesapları olmadığını her dem kendimize ve çevremize hatırlatmakta fayda var. Maddi ve/veya manevi menfaat uğruna kötülükle horon tepmek için mutfağından videolar yayınlayacak hevesliler çıkacaktır hep. Bizim işimiz ve hesabımız, o muhteris heveskârları yönlendiren ve öğrencilerin, madencilerin, emeklilerin, meslek odalarının, LGBTQ hareketinin, Kürtlerin, seküler milliyetçilerin, hatta kendisine biat etmeyen tarikat ehlinin önüne süren mertlik abidesiyle olmalı. Kaçak güreşçi sahanın ebatlarını değiştirmiş, maçın kurallarını bozmuş, hakemlerini ayarlamış, seyircinin bir kısmını efsunlamış olabilir. Ne var ki gözünün içindeki tedirginlik büyüdükçe büyüyor.
Mücadele azmimizi polis bariyerleri, medya güzellemeleri ve saray duvarlarının dahi kamufle edemediği o tedirginlikten devşirelim. Bir zamanlar ağzından milli irade türküleri düşmeyen o dudaklar, ikbal korkusuyla yavan bir otokrasi repertuarına kendini sıkıştırmış durumda.
Kılıçdaroğlu ve hempalarının trajik serencamından acıklısı yok demeyin. Var.