Hukuk ile ekonomi arasındaki ilişki, çoğu zaman teknik bir mesele gibi ele alınır. Oysa bu ilişki son derece yalın: Hukuk güven veriyorsa sermaye gelir; vermiyorsa, yatırımcı PDF/PowerPoint sunumuna bakar ama imza atmaz. Ekonomi, hukukun soyut ideallerini değil, öngörülebilirliğini ve istikrarını satın alır.
Türkiye’de hukuk reformları çoğu zaman yeni kanunlar çıkarmakla eş tutuluyor. Oysa asıl mesele, kanunun nasıl uygulandığıdır. Montesquieu’nun uyarısı hâlâ geçerlidir: “Kötü kanunlardan daha tehlikelisi, kötü uygulanan iyi kanunlardır.” Yargının öngörülebilirliği, idarenin keyfîlikten arındırılması ve düzenleyici kurumların kurumsal bağımsızlığı, yatırım ortamının üç sacayağıdır. Hukuk reformu, yatırımcıyı ‘ikna etmek’ için değil; ülkenin kendi vatandaşına borcu olduğu için yapılmalıdır. Yabancı sermaye bu reformların yan ürünüdür, hedefi değil.
Bir hukukçu ve iş insanı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Sermaye aidiyetsizdir ama hafızası çok kuvvetlidir. Bir kez hayal kırıklığına uğrarsa, geri dönmesi uzun zaman alır. Onu çok sıkarsanız ölür, elden bırakırsanız da uçar gider bilinmezliklere…
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil; sessiz, kararlı ve tutarlı bir hukuk mimarisidir. Çünkü hukuk güçlü olursa ekonomi nefes alır. Aksi halde rakamları değil, niyetleri konuşuruz.