Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Hukuk Politikaları Kurulu Başkan Vekili Mehmet Uçum, ‘terörsüz Türkiye’ denilerek başlanan sürecin ‘çözüm’ değil, ‘geçiş süreci’ olduğunu söyledi:
“Rutin dışı geçiş döneminin hukuku, rutin yaklaşımlarla ele alınamaz. Rutin dışılığa ve geçiş sürecinin özelliklerine uygun bir yaklaşım gerekir.”

PKK, 11 Mayıs’ta silah bırakma sürecini Irak’ın Süleymaniye kentinde başlatmış, örgütün yöneticisi Bese Hozat dahil 30 PKK’lının katıldığı törende silahlar bir varilde yakılmıştı.
Sürecin ‘yasal gereklilikleri’ için kurulan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Meclis’te görüşmelerini sürdürüyor.
Süreçle ilgili Habertürk’ten Fevzi Çakır’a konuşan Uçum, özetle şunları söyledi:
* Temel fark, terörle mücadelenin hem aktif hem destek unsurlarına yönelik pratiklerini kesintisiz ve kararlı bir şekilde yürüterek bu yeni aşamayı başlatmak oldu. Yani bu sürecin adı öncekine benzer şekilde bir ‘çözüm süreci’ değil; bir ‘geçiş süreci’dir.
* ‘Terörsüz Türkiye’ye geçişe ilişkin bir devlet inisiyatifi ortaya kondu ve bir devlet politikası olarak bu geçiş süreci yönetiliyor. Geçiş sürecinin ön şartları olarak terör örgütünün feshi gerçekleşti ve silah bırakma kararı alındı. Fesih ve silah bırakma kararıyla geçiş süreci somut olarak başladı. Artık geçiş sürecini başarıyla tamamlamak için yapılan çalışmalar söz konusudur.
‘İç ve dış Kürt sorunu’
Uçum ‘iç Kürt sorunu’ ve ‘dış Kürt sorunu’ tanımlamalarına ilişkin de konuştu:
* Demokrasi tarihimizi askıya alan en kara dönemlerden 12 Eylül faşizmiyle birlikte devreye sokulan Kürtlerin reddi ve inkârı girişimleriyse bir ‘iç Kürt sorunu’ tarifi yapılmasına neden oldu.
* Ret ve inkâr politikalarının bitirildiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimlerinde Kürtler; kimliklerinin tanınması, anadilleri önündeki yasakların kaldırılması, akademik ve kültürel haklar, bölgesel kalkınma, ekonomik refah ve sosyal adalet imkânlarına kavuştu.
* İçeride terörün bitme noktasına gelmesiyle de huzurlu bir ortam oluştu. Elbette demokrasinin geliştirilip güçlendirilmesi ve yeni anayasa kapsamında her zaman değerlendirilecek konular olur.
* Evet, son kırk yıldır emperyalist bir proje olarak terör destekli bir ‘dış Kürt sorunu’ üretildi. Bu proje ‘etnik kimlik = milli kimlik = bağımsız (manda) devlet’ formülüne dayandırılıyor. Bu, nesnel bir Kürt sorunu değildir. Emperyalist bir dayatma olarak Türkiye’den toprak koparıp Ortadoğu’da bir manda devlet kurma çabasıdır.
‘Kürtlerin vatanı Türkiye’dir’
* Buna karşı 1 Ekim 2024’ten itibaren sayın Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihi hamleleriyle paradigma değiştiren bir devlet inisiyatifi ortaya kondu. Bu inisiyatif, değinildiği gibi ‘terörsüz Türkiye’ hedefidir.
* Emperyalist proje, Türkiye’nin Kürtlerini; bağımsız devletleri olan Türkiye Cumhuriyeti’nden, vatanları Türkiye’den koparmayı hedefliyor. Kürtlere ait devlet ve ülke projesi, Kürtlerin ‘statü hakkı’ olarak tarif ediliyor. Bunun ilk adımı olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yetki devri/siyasi özerklik öngörülüyordu.
* Nihai amaçsa emperyalizmin mandası bir devlet kurmaktı. Yani emperyalizmin kafasında Kürtlere biçilen rol; bölgede sürekli bir huzursuzluk faktörü, kullanışlı bir aparat, bir terör ordusundan ibaret. Bu plan, Kürtleri statü sahibi yapmak ya da büyütmek için değil, Türkiye’yi küçültmek maksatlıdır.
* Türkiye’nin Kürtlerinin bir statü sorunu ve dolayısıyla statüye dayalı tarif edilecek bir hakkı yoktur. Çünkü sözü edilen statü; ülke ve devlet sahibi olmaktır. Türkiye’nin Kürtleri, bin yıllık kardeşlik ruhu ve bilinciyle emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşımızda, yine aynı bilinç ve ruhla Cumhuriyetimizin kuruluşunda yer aldı. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir!” ilkesi uyarınca Türk Milletinin ayrılmaz parçası olan Kürtler, gönüllü olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katılıp kendi kaderlerini ebediyen tayin etti. Dolayısıyla Kürtlerin milli devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir, Kürtlerin vatanı Türkiye’dir.
* Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefi, Kürtlerin Devletlerine ve Vatanlarına sahip çıkması çağrısını ve uyarısını da kapsıyor. Artık bir emperyalist proje olan ‘Türkiye Kürtlerine statü hakkı verilmesi’ dayatmasına karşı alınacak tavırlar, ‘terörsüz Türkiye’ hedefinde safları belirleyecek temel ölçüdür.
‘Geçiş süreci kanunu’ önerisi
Türkiye’nin hedefinin ‘terörsüz bölge’ olduğunu belirten Cumhurbaşkanı başdanışmanı daha önce dillendirdiği ‘geçiş süreci kanunu’ önerisiyle ilgiliyse şunları kaydetti:
* İlk olarak şunu tespit edelim: Rutin dışı bir geçiş sürecinden söz ediyoruz. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, görevlerini kararlaştırırken kanun teklifleri konusunda bir hukuk politikası belirlemeyi de işleri arasına aldı. Hatta buna beşte üç çoğunlukla, yani nitelikli çoğunlukla karar vermeyi kabul etti. Dolayısıyla benim önerim, komisyonun görevleri arasında olan bir konuya ilişkindir.
* İkincisi rutin dışı geçiş döneminin hukuku, rutin yaklaşımlarla ele alınamaz. Rutin dışılığa ve geçiş sürecinin özelliklerine uygun bir yaklaşım gerekir.
* Bugün örgütün kendini feshettiği ve silahların yakılmasıyla silah bırakma aşamasına geçilen bir durum var. Bu duruma uygun yeni bir düzenleme yapılması, rutin dışı geçiş dönemine uygun düşer. Bu düzenlemenin ayrı ve özel bir ‘geçiş süreci kanunu’ olarak çıkarılması doğru bir yöntem olur.
* Bu düzenlemenin tek, geçici ve özel bir kanun olması gerekir. Kanunun içeriğinde, terörün kayıtsız, şartsız ve pazarlıksız sona erdirilmesi özgünlüğü temel alınmalıdır.
* Kanun; geçişte ihtiyaç duyulan toplumsal ve ekonomik hayata katılım ve entegrasyon hukuku, ceza ve infaz hukuku ile sosyal hukuk konularını kapsamalıdır. Elbette olabildiğince geniş veya yeterli toplumsal ve siyasal mutabakatla bu kanunun çıkması son derece önemlidir.
* Tabii bu kanun, Anayasa’ya aykırı yorumlanacak hiçbir hüküm içermemelidir. Ayrıca kanun içeriği düzenlenirken devlet, ülke ve millet hassasiyetlerine ve kırmızı çizgilere uygunluk temel kriter olmalıdır.
Türk vatandaşlığı
* Türk vatandaşlığı tanımının bir hukuki bağ olarak anayasada çok daha vurgulu yapılması, “Etnik kimliğine ve dini aidiyetine bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hukuken bağlı olan herkes Türk vatandaşıdır” şeklinde bir hüküm konulması söz konusu olabilir.
• Türkçe’nin devletin dili yani tek resmi dil olması, eğitim dili olması elbette tartışma konusu değildir. Bununla birlikte Türkçe’den başka dillerin öğretimine ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceğini içeren anayasal bir hüküm getirilebilir.
• Üniter yapıyı destekleyecek, yerel meclisleri yerel bütçe taslakları ve denetim konusunda güçlendirecek; merkezin yerel icrada sorumluluğunu artıracak bir yerel yönetimler reformu gündeme gelebilir. Ancak bunlar artık tüm toplumun ortak konularıdır. Ayrılıkçı yaklaşımlarla değil, ortak politikalarla ele alınıp çözüme kavuşturulacaktır.