Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cumhuriyetçi kadrolar tarafından kurulması, bu çevrede genellikle bir övünç vak’ası gibi anlatılır. Oysa arka planında İslam dinine yakınlık ya da karşıtlıktan çok, çeşitli siyasal eğilimler ve stratejiler etkili olmuştur.
Tek parti iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da kapsayan ve Cumhuriyetin din ve laiklik politikalarının tartışıldığı en kapsamlı platform, 17 Kasım 1947’de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren CHP 7’nci Kurultayı idi.
Bu kurultay bir bakıma CHP’nin din ve devlet işleri konusunda kendini sorguladığı bir platform işlevi görmüştü. Sonrasında DP iktidarı gelecek, dini alanı yeniden tanzim eden ilk yasal düzenlemeler yapılacak ve devamı artık çorap söküğü gibi gelecekti.
Kuruluşundan beri diğer tüm inançlara kapalı, sadece Sunni Müslüman dünya ile ilgili olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kurum olarak var olmaya devam ediyor. Fakat artık yetkileri, ekonomik kaynakları, örgütlenme sahaları, alan dışında görünür olma seviyesi gibi pek çok açıdan kuruluş döneminin çok ötesine geçmiş görünüyor.
Bir zamanlar devletin İslami dini hayatı kontrol etme politikasının bir aracı olarak kurulsa da, bugün neredeyse devleti de kontrol eden devasa bir güce dönüşmüş durumda. Türkiye Cumhuriyeti devletinin ‘laik’ olduğu ise, sadece bir anayasa maddesi olarak yerinde duruyor, ama işlevsiz.