
MURAT SEVİNÇ
Birileri acı çektiğinde, zor durumda kaldığında, aç ve ekmeksiz bırakıldığında, canını yitirdiğinde; bundan zevk alan, mutlu olan birileri de oluyor. Nedenleri ne olursa olsun o nedenlerin varlığı, bu türün kötücül yanını perdeleyemiyor.
Söz konusu bir iş/aş kaybı mı? “Ne yiyip içecek bu insanlar?” sorusu mu yöneltildi? İçlerinden biri çıkıp “Ağaç kemirsinler” diyor, mesela.
İş bulamamaktan mı dertlendi, bir işinden edilmiş. Bir diğeri “İş çok da çalışmak istemiyor bunlar” deyiveriyor.
Hak talebi için açlık grevi yapanlar mı var? Dumanı tüten yemek fotoğrafı gönderiyor beriki, misal.
Açlık grevcileri gözlerimizin önünde erirken, bir diğeri ‘Yahu onlar yemek yiyor aslında’ buyuruyor.
“Eve ekmek götüremiyoruz” diyen insanlara bakınca, “Gebersinler” sözcüğü çıkıyor ağzından en pervasızının.
“Bize haksızlık yapıldı, adaletsizliğe uğradık, hakkımızı arıyoruz” çığlığını duyurmaya çalışan mı oldu? Yanıtı şakkadanak yapıştırıveriyor: “Yav kim bilir ne yapmıştır bunlar.” Tüm bilgeliğiyle!
Nüfus cüzdanı bilgisi ve fizyolojik nitelikleri nedeniyle ‘insan’ sıfatı ile tanımlamak zorunda kaldığımız bu tür, diğerinin acısı ve efkârından besleniyor. Asgari ‘adalet’ ve toplumu bir arada tutmak için gerekli olan ‘güven’ ve ‘dürüstlük’ ilkelerinden (duygularından) yoksunlar. Onları harekete geçirebilen tek şey menfaat. Yapamayacakları kötülük, söyleyemeyecekleri hiç bir şey yok.
Söz konusu insan türünün ‘kanaat önderi’ versiyonu, kim güçlüyse onun yanında el etek öperek geçiriyor yaşamını. Güç Cemaat’te mi, o zaman Gülen’in elini ayağını öpüyorlar. Devir mi değişti; sorun değil, başlıyorlar sövmeye. Hatırlarsınız, üç beş yıl önceki o saçma sapan iddianameli davaların savunucusu, o hakim ve savcıların meftunuydular. Eleştirenlere darbeci diyorlardı. Devir değişti, en keskin eleştirenler yine onlar oldu. Meslekleri bu. Kadrolu, maaşlı, mesaili dalkavukluk.
OHAL koşulları Allah’ın lütfuna dönüşüp KHK furyası başladığında, ilk ihraçlardan itibaren ‘sivil ölüm’ ifadesi işitilir oldu bunlardan. İnsanı fiziksel olarak ortadan kaldırmadan, açlığa, işsizliğe mahkum ederek, itibarsızlaştırarak toplumsal yaşamdan yalıtmak. Hayale, amaca bakın!
Nasıl yapılacak bu yalıtma? Evvela OHAL KHK’leri yoluyla.
OHAL KHK’si ile böyle bir şey yapılabilir mi? Hayır. Siz bakmayın yandaş ‘hukukçuların’ zırvalarına; “Evet yapılabilir” diyen birini hukuk fakültesinde birinci sınıftan ikinci sınıfa geçirmezler.
Peki kim inceleyecek? AYM. İçtihat değiştirip incelemedi.
Kimler hazırlıyor KHK’leri? İmzalayan ‘yürütme’ organı, onun önüne getirenler ‘kamu kurumları.’ O kurumları ‘yönetenler.’
Kim bu adamlar? Çok kısa zaman öncesine dek Fethullah Gülen’i ‘muhterem hocaefendi’ olarak tanımlayıp cemaat kadrolaşmasından söz edenlere hakaret yağdıranlar. Cemaat ile mücadele edenleri mahkemelerde, cezaevlerinde süründürenler ya da süründürülmelerine göz yumanlar. Konu her açıldığında, Gülen’in muhterem kişiliğini ve Türkiye’ye hizmetlerini anlatmaya doyamayanlar. Çiftliğinde hatıra fotoğrafı çektirenler. O fotoğraflarda sırıtan anayasa hocaları, sırıtan sosyoloji hocaları, sırıtan milletvekilleri, sonrasında itirafçılıkla ‘onurlandırılacak’ ciğeri beş para etmez ‘hizmetliler.’
Şimdi bu herifler aldılar milyonlarca yurttaşı karşılarına, aynı sırıtkanlıkla liste hazırlıyor, örgütlerden örgüt beğeniyorlar.
Peki adını listeye yazdıkları insanlar ne yaşıyor?
İş bulmaları mümkün olmuyor.
Sosyal/sağlık haklarından mahrum kalıyor.
Yurt dışına çıkmaları, hukuken bir yasak ‘olmamasına’ rağmen, ‘fiilen’ engelleniyor.
Pek çok insan KHK ile atıldığını söylemeye dahi çekiniyor ve suç isnadı, yargılama vs. olmamasına rağmen, ilk günden itibaren suçlu muamelesi görüyor.
Emekliliği gelenlerin ikramiyelerine el konuyor.
Kendilerinden ‘yaş’ ve ‘kuru’ sıfatlarıyla söz ediliyor.
Omuzlanması gereken daha pek çok ağır yük. Maddi ve manevi.
İşte sivil ölüm dedikleri böyle bir şey. Lütfedip canınızı almıyor, yaşam için gerekli maddi manevi koşullardan mahrum kalmanızı sağlamaya çalışıyorlar.
Ankara’da açlık grevi yapan iki kişi, bu sivil ölüm zulmüne karşı çıkıyor.
Bir önceki yazıda açlık grevine dair ne düşündüğümü yazdım. Aynı kanıdayım ve tekrar etme gereği duymuyorum.
İki grevci, müthiş bir iş başarıp taleplerini tüm dünyaya duyurdular. Adaletsizliğe karşı çıkıp Yüksel’deki sesi, yüz binlerin duygusu haline getirdiler. Sözlerinin, sivil ölüme mahkum edilmek istenenlerle birlikte ‘çoğalmasına,’ daha uzun yıllar katkı sunmalarını dilerim. Katkı sunmak için, hiç kuşkusuz, yaşamalarını. Yüzlerce meslektaşı, arkadaşı, eşi dostu ile birlikte aynı haksızlık ve hukuk dışılığa muhatap olmuş bir yurttaş olarak. Umudum ve dileğim bu.
Muhterem okuyucu, ‘diğerlerinin’ sivil ölüme mahkumiyeti, şimdi pek farkında değilsin belki ama, seni de bir süre sonra ‘yaşayan ölü’ haline getirecek. Bir insanın açlıkla, işsizlikle, dışlanmışlıkla terbiye edilişini ‘izlemek,’ seni de bir zaman içinde insanlıktan çıkaracak, kuşkun olmasın.
Başkasının acısına, efkârına bakıp haz salyalarını kontrol edemeyenlerle mücadele için, asgari insani ilkeleri sahiplenmek gerek. Doğmak ve ölmek mesele değil; ikisi arasındaki zamanda insanlaşmak asıl zor olan. Elinden hiç bir şey gelmiyorsa da, hiç olmazsa dinle. Duymazdan, görmezden gelme…
Yazı önerileri: Aynı konuya başkaca açılardan bakan üç iyi yazıyı buraya bırakıyorum. Ne kadar çok düşünceyi okusak o kadar iyi. İrfan Aktan’ın, Ali Duran Topuz’un ve Dinçer Demirkent’in yazıları.