Özgür Erdursun: Çözümün ilk ayağı, emekli aylığı hesaplama sistemi­ni yeniden ele almaktır

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Bence çözümün ilk ayağı, emekli aylığı hesaplama sistemi­ni yeniden ele almaktır. Prim gün sayısı, sigortalılık süresi ve özel­likle prime esas kazanç, bağlana­cak aylık üzerinde daha güçlü ve anlaşılır bir etkiye sahip olmalı­dır.

Daha uzun süre çalışan, da­ha fazla prim günü biriktiren ve daha yüksek kazanç üzerinden prim ödeyen kişi, emekli oldu­ğunda bunun karşılığını belirgin biçimde görebilmelidir. Emek­lilik yaşı da sistemin aktüeryal dengesi içinde değerlendirilme­lidir. Amaç insanları bir an ön­ce emekli olmaya yönelten değil, kayıtlı çalışmayı ve sistemde kal­mayı cazip kılan bir düzen kur­maktır.

İkinci ayak, emekli aylığının satın alma gücünü korumaktır. Yüksek enflasyon dönemlerin­de altı ayda bir artış yapılması, emeklinin ara aylarda alım gücü kaybına uğramasına yol açabili­yor. 

Üçüncü ayak ise güncelleme katsayısı ve emeklilik yılı etki­sidir. Enflasyonun gerilediği dö­nemlerde, emeklilik başvuru­sunu bir sonraki yıla bırakan si­gortalının hesaplanan aylığında farklılıklar, hatta düşüşler gö­rülebiliyor. Yıl değişti diye uzun yıllar prim ödemiş bir kişinin emeklilik hakkının ekonomik değeri aşınmamalı. 

En düşük aylık meselesi de bu bütünün parçasıdır. Yasal emek­lilik koşullarını yerine getiren bir kişinin aylığının, makul bir yaşam standardını sağlayacak güvenilir bir tabanın altına düş­memesi gerektiğini savunuyo­rum. 

Özetle, emekliye refah payı ve­rilmesi kısa vadede bir rahatlama sağlayabilir. En düşük aylığın 30 bin liraya tamamlanması da pek çok hanenin bütçesine nefes al­dırabilir.

Fakat birkaç ay sonra aynı tartışmayı yeniden yaşama­mak için daha büyük soruya ce­vap vermeliyiz: İnsanlar neden yıllarca çalışıp prim ödedikleri hâlde emeklilikte geçim sıkıntı­sı çekiyor?

Özgür Erdursun’un yazısı