Bence çözümün ilk ayağı, emekli aylığı hesaplama sistemini yeniden ele almaktır. Prim gün sayısı, sigortalılık süresi ve özellikle prime esas kazanç, bağlanacak aylık üzerinde daha güçlü ve anlaşılır bir etkiye sahip olmalıdır.
Daha uzun süre çalışan, daha fazla prim günü biriktiren ve daha yüksek kazanç üzerinden prim ödeyen kişi, emekli olduğunda bunun karşılığını belirgin biçimde görebilmelidir. Emeklilik yaşı da sistemin aktüeryal dengesi içinde değerlendirilmelidir. Amaç insanları bir an önce emekli olmaya yönelten değil, kayıtlı çalışmayı ve sistemde kalmayı cazip kılan bir düzen kurmaktır.
İkinci ayak, emekli aylığının satın alma gücünü korumaktır. Yüksek enflasyon dönemlerinde altı ayda bir artış yapılması, emeklinin ara aylarda alım gücü kaybına uğramasına yol açabiliyor.
Üçüncü ayak ise güncelleme katsayısı ve emeklilik yılı etkisidir. Enflasyonun gerilediği dönemlerde, emeklilik başvurusunu bir sonraki yıla bırakan sigortalının hesaplanan aylığında farklılıklar, hatta düşüşler görülebiliyor. Yıl değişti diye uzun yıllar prim ödemiş bir kişinin emeklilik hakkının ekonomik değeri aşınmamalı.
En düşük aylık meselesi de bu bütünün parçasıdır. Yasal emeklilik koşullarını yerine getiren bir kişinin aylığının, makul bir yaşam standardını sağlayacak güvenilir bir tabanın altına düşmemesi gerektiğini savunuyorum.
Özetle, emekliye refah payı verilmesi kısa vadede bir rahatlama sağlayabilir. En düşük aylığın 30 bin liraya tamamlanması da pek çok hanenin bütçesine nefes aldırabilir.
Fakat birkaç ay sonra aynı tartışmayı yeniden yaşamamak için daha büyük soruya cevap vermeliyiz: İnsanlar neden yıllarca çalışıp prim ödedikleri hâlde emeklilikte geçim sıkıntısı çekiyor?