Muhalif sanatçıya 'küfredebilme' özgürlüğü!
M

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

(Geçen hafta başladığım yazı dizisine kısa bir ara verip üçüncü ve son yazıyı yılbaşı sonrasına bırakıyorum. Gündeme tahammülsüzlükten!)

Öncelikle:

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen, benim, bizlerin çocukluk, gençlik kahramanları. İki sanatçının Türkiye halkında bıraktıkları/bırakacakları iz, siyasetçilerinkiyle karşılaştırılamaz. Yıllardır zevkle seyrettiğimiz klasikleşmiş filmlerini, unutamadığımız oyunlarını, canlandırdıkları karakterleri düşünün. Sonra da, onlar o karakterleri canlandırırken kimin bakan, kimin başbakan olduğunu!

Gelecekte, AKP döneminden akılda kalacak kavramlardan biri herhalde ‘normalleşme’ olur. Çok kullandılar bu ‘varsayım’ı ve yalnızca AKP’liler değil, yıllarca onların hacetinde boncuk arayıp siyasal İslam’dan demokrasi çıkarmaya çalışanların da sık başvurduğu bir ifade oldu normalleşme.  

Özellikle asker-sivil ilişkilerinin, demokratik sistem açısından ‘olağan’ kabul edilebilecek bir yola girmesini tarif etmek için kullanıma sokuldu. Söz konusu ‘yol’un içini, normalleşmesi beklenen çok sayıda siyasal/toplumsal ilişki biçimi ve sorunla doldurmak mümkün. Türban serbestisinden tutun da, ‘bürokrasi’nin zapturapt altına alınması hedefine dek.

Vardığımız noktada, ‘nominal anayasa’ (hukuksal gerçeklikle siyasal gerçekliğin bağdaşmadığı anayasal düzen) düzenine geçildi; askeri vesayet, Genelkurmay Başkanı MSB yapılarak çözüldü (!); inanç özgürlüğü talebi ise, artık ‘AKP’lilerle aynı inancı ya da dünya görüşünü paylaşmayanlar’ın korunmasını gerektiriyor.

Ezcümle, normalleşmesi beklenen her ne varsa daha da anormalleştiği, buna mukabil hiç normal kabul edilmemesi gereken eylem ve sözlerin giderek normalleştiği bir yerdeyiz.

Örneğin bu satırları yazarken şunun farkındayım: Eğer herhangi bir alandaki muhalif bir figüre ağzıma geleni söylersem, ‘şikâyet olmadan’ soruşturma başlatacak tek bir savcı yok. Yok eğer devleti yönetenlere ağır (bazen çok hafif!) bir eleştiri yöneltirsem, başıma gelmeyen kalmaz.

Peki, aklı başında herkesin aynı şeyi hissettiği bir atmosferden ne çıkar?

İşte bu yazının başlığı çıkıyor. Muhalif bir sanatçıya, gazetede ‘pezevenk’ diyebilme özgürlüğü!

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in Halk TV’deki ifadelerin ardından ileri derecede bağımsız yargının başlattığı soruşturma haberini, Müjdat Gezen’e ‘pezevenk’ sıfatını uygun görerek vermiş, gazete adıyla basılan ‘bültenlerinden’ biri. Bir diğeri, Metin Akpınar’a ‘ayyaş’ sıfatını layık görmüş.

O sözcükleri yazarken, hesap sorulmayacağının özgüveniyle yapıyorlar kuşkusuz. Her şeyi yazabilir, her şeyi söyleyebilirler. Anlatması gereksiz, zaten yıllardır izliyorsunuz neler yaptıklarını ve insanları nasıl hedef haline getirdiklerini. Hiçbir dizginleri yok; ne ‘dini’, ne ‘ahlaki’, ne ‘hukuki.’ Her toplumu bir arada tutan üç temel kural öbeğinin, üçünden de bağışıklar!

Peki, nedense her fırsatta ‘çok okumuş’ olduğu dile getirilen cumhurbaşkanlığı sözcüsü ne demiş konuya ilişkin? Akpınar ve Gezen, keşke çocukluğumuzun kahramanları olarak kalsalarmış! Bak sen. O kadar okumanın ardından, söylenecek başka bir şey yok demek ki!

Sözcüye birileri hatırlatmak ister mi acep, Akpınar ve Gezen, bizim çocukluğumuzda da ‘muhalif’ oldukları için değerliydiler. Kenan Evren ve Özal’a karşı mizah yaptıkları, 12 Eylül’ü kabullenmedikleri için. Siyasal İslamcılar devlet desteğiyle tatlı tatlı holdingleşirken ve ‘okullar’ı pırtak gibi çoğalırken, türlü eziyeti göze alıp politik tiyatro/kabare yapıyordu bu insanlar.

O gün yapılabilen ve benim küçük bir çocuk olarak Emek’in sahnesinde seyrettiğim ‘kabareler’in, bugün ‘k’si yapılamaz ‘k’si. Valilik yasaklar. Kazara izin verilse, tosuncuklar basar o tiyatroyu. Diyeceğim, sabahın köründe adliyeye götürülen insanlar, ‘okumuş’ sözcünün çocukluğunda da muhalifti ve ‘iktidarlar’ın hiç işine gelmeyen gösteriler sahneliyordu. Bugün onlara bu muameleyi reva görenler ise o yıllarda çocuklarını, şimdi FETÖ olarak adlandırılan Cemaat’in okullarına kaydettirme kuyruğundaydı.

Yalnızca şu son günlere bakalım pervasızlıkların boyutunu görmek için:

Adamın biri ‘Gezicilerin başının kesilmesi gerektiğinden’ söz etti, tıs yok.

Fatih Portakal’a edilmedik hakaret kalmadı, tıs yok. O bile kendisini savunmaya cesaret edemedi.

Osmanlı Ocakları adındaki bir oluşum Fatih Portakal protestosunda, “Yüzde 52 dişlerini sıkarak bekliyor” diyerek tehdit savurdu, tıs yok. Devlet desteği olmadan evinin yolunu bulamayacak bu tipler ne yapacak? Yani dişlerini sıkmasalar? Ah şu devlet gücüne sırt dayamanın şımarıklığı, hiçbir şeye benzemiyor!

HÖH adlı bir başka oluşum da, ‘devlet büyüklerine ve bürokratlara yapılacak algılara karşı’ tek vücut durmaktan söz etmiş. ‘Yapılacak algılar’! Artık ne anlama geldiğine siz karar verin!

İstedikleri her şeyi yapıyor ve söylüyorlar. Çünkü, yapabiliyor ve söyleyebiliyorlar. Mesele bu. “Hayırdır, balta girmemiş orman mı burası?” diyen yok.

İktidarın en prestijli gazetelerinden olup muhalif sanatçılar için pervasızca ‘küfürlü’ sıfat kullananlar, elbette iktidarın tepkisini ve yargının ileri derecede bağımsız hâllerini biliyor.

Kimbilir, yandaş şarkıcıların söylediği gibi, belki de Cumhuriyet tarihinde hiç bu kadar ‘özgür’ olmamıştık hakikaten. Gezici kafası kesmekten, akademisyen kanında banyo yapmaktan, dişlerinizi nasıl sıkıp beklediğinizden söz edebilir, muhaliflere ağzınıza gelen her şeyi söyleyebilirsiniz. Çok ‘normal.’

Çok sayıda aklı başında, dürüst ve ahlaklı dindarın, o ‘pezevenk’ ifadesinin kullanılmasından ve tanık olduğumuz diğer süfliliklerden hazzetmediğini tahmin ediyorum. Umuyorum. Diliyorum. Eğer öyleyse, umuyorum bir gün ‘sessizliğin’ marifet olmadığını ve kendilerini ne hâle düşürdüklerini fark edebilirler.

Bu başlıkları atıp haberleri yapan, hakaret eden, yalan söyleyen, hedef gösteren insanlar, sorulsa, kendilerini ‘mümin’ olarak tanımlar herhalde. Cuma namazına giden, ‘Ömer adaleti’yle ilgili vaaz dinlerken duygulanan, ‘peygamber ahlakı’ övülürken göz yaşı dökenler. Doğaldır ki, öte dünyada cennete gitmeyi istiyor, umuyorlar. Buna inanıyorlar. Yani diyorlar ki, “Hayır, misal Marie Curie değil; o haberleri yapan, o ihaleleri alan ve o nargile kafelerde ecdadı yâd eden bizler cennete gireceğiz.”

İşte bu yüzden her gün Allah’a dua ediyorum; beni, eşimin dostumun çok olacağını tahmin ettiğim cehennemin en dibine göndersin de, bunlarla hiç olmazsa orada karşılaşmayayım!

Bir not: TBMM başkanı istifa etmeden belediye başkanı adayı olabilir mi?

Hukuksal durum: Anayasaya göre partiler karşısında tarafsız olması gereken, oylamalara katılamayan ve görevi süresince parti grup toplantılarına, etkinliklerine vs. katılamayan TBMM başkanı, bir partinin belediye başkanı adayı olursa, elbette parlamento başkanlığını sürdüremez. Çünkü bir insan aynı anda hem tarafsız meclis başkanı, hem bir partinin belediye başkan adayı olamaz. Bu durum anayasal konumuna da, seçimlerde ‘eşit koşullarda yarışma’ ilkesine de aykırıdır.

Siyasal durum: Erdoğan, Binali Yıldırım aday gösterilirse, TBMM başkanlığından istifasının gerekmediğini söyledi.

Muhtemel sonuç: ☺