Plastik üretiminin başladığı ‘50’lerden bu yana üretilen plastik miktarının, dünya yüzeyinin tamamını streç filmle kaplayabilecek düzeye ulaştığı hesaplanıyor. Türkiye’de ise kişi başına düşen plastik atık miktarı yılda 128 kilograma ulaşıyor. Buna ithal edilen atıklar da dahil değil.
Rakamlar büyük; fakat mesele karmaşık değil. Atık üreten şirketler, üretim hacimleri ve sorumluluk zincirleri bugün teknik olarak rahatlıkla denetlenebilir. Buna rağmen hiçbir devlet, sermaye sahipleri aleyhine bağlayıcı bir düzenleme getirmiyor. Aksine bu şirketleri teşvik ediyor, finanse ediyor; sorunu çözmek yerine sadece atıkları uzaklaştırıyor. Nitekim Avrupa Birliği’nin ürettiği atıkların yarısından fazlasını küresel atık pazarına gönderdiği hesaplanıyor.
Türkiye ise bu kirli döngünün merkezinde. Çünkü bu ölçekte atık yükünü taşıyabilecek, ucuz, güvencesiz ve kayıt dışı emeğe sahip çok az ülke var. Yoğun göçmen nüfus, geniş kayıt dışı ekonomi ve zayıf denetim mekanizmaları atık ithalatını Türkiye sermayesi açısından çok cazip kılıyor. Nitekim Türkiye, 2016-2022 arasında Avrupa’dan plastik atık ithalatını 10 kattan fazla artırdı ve 2021 itibarıyla Avrupa Birliği’nin en büyük plastik atık alıcısı konumuna geldi.
Mekansal olarak dışsallaştırılmış bir tahakküm biçimi: Kirli olan merkezden uzaklaştırılıyor, yükü başkalarının toprağına, havasına ve yaşamına yıkılıyor. Sofradan sokağa, fabrikalardan market raflarına, sonunda da limanlara uzanan bu zincir; kimin temiz, kimin kirli bir dünyada yaşayacağına dair sessiz ama son derece net bir sınıf haritası çiziyor.