
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
7 Ekim 2023, İsraillilerin hafızalarına kötü anılarıyla kazınacak bir tarih olacak. Nasıl 11 Eylül 2001 Amerikalılar için bir korku çağı başlattıysa düne kadar nispi bir güvenlik şemsiyesi altında yaşadığını düşünen İsrail halkı da benzer bir döneme giriyor. Elbette bu olay sadece Ortadoğu’da bir ülkenin ve onun karşısında mücadele eden Filistinlilerin değil, aynı zamanda aralarında bizim de olduğumuz bölge ülkelerinin hesaplarını derinden etkileyecek.
‘Demir Kubbe‘nin altında Gazze’den veya başka bir düşman ülkeden atılan füzelerden korunaklı yaşadığını düşünen İsrail halkı dün kâbus doldu bir sabaha uyandı. Füze saldırısıyla eş zamanlı olarak, Yom Kippur’un 50’nci yıldönümünün hemen ertesinde sınırın gerisine sızan Hamas militanları çok sayıda sivil kayba da yol açan bir operasyona girişti. Yarım yüzyıl öncesi Mısır ve Suriye orduları tarafından gafil avlanan İsrail ordusu bu kez de saldırıyı önlemede yetersiz kaldı. Üstelik bu defa sosyal medyanın da katkısıyla dehşet görüntüleri perde arkasında kalmayıp evlere kadar girdi. Dehşet yarım yüzyıl önce yaşanandan çok daha gerçekti. Ölülerin, yaralıların, korku içinde canını kurtarmak için kaçan insanların görüntüleri İsraillileri paniğe sevk etmiş olmalı. Ama bu insani tepkilerin ötesinde yaşananlar ciddi bir politik kırılmanın da habercisi.
İsrail güvenlik güçlerinin dünkü saldırılar karşısındaki çaresizliği, bir dizi komplo teorisine de kapı araladı. Böylesine üstün teknolojik imkanlara sahip bir ordunun Gazze’deki zavallı insanların kıt imkanlarıyla başa çıkamaması şüpheleri tetikledi. Benzer soru işaretleri 11 Eylül hakkında da 20 yılı aşkın süredir ortaya konuyor. Bu soruların haklı yönleri olmakla beraber bir yere varmayacak çıkmaz bir yol olduğunu düşünüyorum. Hiçbir zaman net bir sonuca varmaya yetecek veriye ulaşamayacağımız için saldırıları önlemekte neden bu kadar başarısız olunduğunu açıklamak açık kaynaklarla pek mümkün değil. Ancak dünden sonra olayların nereye varacağını eldeki bilgilerle tartışmak mümkün.
11 Eylül’ün ABD üzerinde ve küresel siyasetteki etkileriyle karşılaştırma yapmak bizi neler beklediğiyle ilgili yol gösterebilir. El Kaide saldırıları Amerikan toplumunun siyasete bakışını kökünden değiştirmişti. Güvenlik ile özgürlükler arasındaki hassas denge belirgin biçimde bir yana kaymış, tehdit altında olduğunu düşünen toplum olağandışı uygulamaları kolaylıkla benimsemişti. Guantanamo’daki hukuk dışılıklara kadar giden uygulamalar Amerikalıların güvenlikleri için memnuniyetle göz yumduğu tedbirlerdi. Terör tehdidiyle demokratik hakların, özgürlüklerin nasıl törpülendiğine aşina bir toplum olarak bu dinamiğin nasıl işlediğini gayet iyi biliyoruz.
2001’deki El Kaide saldırılarının Amerikan iç siyasetindeki etkilerinden çok daha önemlisi uluslararası politikada gözlemlenmişti. Kendi evlerinde, en güçlü olduklarını düşündükleri yerde vurulan Amerikalılar çok daha saldırgan bir dış politikaya yeşil ışık yaktı. Başkan Bush benzer terör eylemlerini beklemek yerine ‘önleyici vuruş‘ gerçekleştirerek düşmanı inlerinde vuracaklarını söylediğinde toplumun geniş desteği arkasındaydı. Hemen saldırıların arkasından ABD Afganistan’da 20 yıl sürecek işgaline başladı. İddialara göre Afganistan’da üslendiği yerden bu saldırıyı planlayan Bin Ladin ve örgütü böylelikle ortadan kaldırılacaktı. Bu ilk adım sadece Amerikalıların değil büyük ölçüde uluslararası kamuoyunun da onayını aldı. Fakat iki sene sonra aynı momentum Irak’ın işgali için de kullanıldığı zaman konsensus bozuldu. El Kaide ile Saddam Hüseyin’in Irak’ı arasında kurulmaya çalışılan bağ zayıftı. Devreye kitle imha silahları iddiaları girdi. Müttefik ülkeler ikna edilmekte zorlanılsa bile korku ikliminden çıkamamış Amerikalılara bu savaş pazarlanabildi.
Neticede bugünden bakıldığında 11 Eylül o gün olup bitenden çok ABD dış politikası üzerindeki etkileriyle dikkat çekiyor. En az 10 senelik bir periyodda Soğuk Savaş sonrası içine kapanma eğilimine giren Amerika’yı son derece saldırgan bir çizgiye sürükleyen bir milat olarak önemini koruyor.
Buradan hareketle İsrail’in ve Ortadoğu’nun nereye doğru yol alacağını tahmin etmeye çalışabiliriz. İlk olarak ve belki daha önemsiz kısım İsrail’in iç dengeleri. Zaten giderek daha otoriter, sağ bir çizgiye savrulan İsrail’de bu eğilimin güçlenmesi kaçınılmaz. Bu ay içerisinde gerçekleşecek yerel seçimlerde de bunun izlerini görmemiz çok muhtemel.
Daha önemlisi ise İsrail’in hem Filistin meselesinde hem de daha geniş olarak Ortadoğu’da izleyeceği çizgiyle alakalı. İbrahim anlaşmalarıyla iyice yalnızlaşan Filistinlilerin böylelikle kendi davalarını dünya kamuoyuna taşıdığına dair iddialar var. Neticede 1987’deki Birinci İntifada da buna benzer bir göz ardı edilme sürecine tepkiydi ve meseleyi uluslararası gündeme taşımakta başarılı olmuştu. Ancak İsrailli askerlere taş atan çocuklarla siviller arasında böylesi can kaybına yol açan olayların doğuracağı tepkiler taban tabana farklı. Böyle bir saldırı küllenmekte olan Filistin meselesini gündeme getirse bile bunun kamuoyundaki etkisi İntifada’yla aynı olmayacaktır. Nitekim izleyebildiğimiz kadarıyla eyleme yönelik yaygın tepki olumsuz. Buradan hareketle Filistin davasına yeniden can suyu vermek bir yana İsrail’in Gazze’ye yönelik sert cevabına ve orada şiddeti artacak tedbirlere meşruiyet sağlayacak bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki dönemde Filistinlilerin uğradığı haksızlıkların gündeme gelmesini değil, İsrail’in hem Batı Şeria’da hem de Gazze’de bu olayları kullanarak baskıyı artırmasını bekleyebiliriz.
Saldırının bir diğer etkisi İsrail’in Ortadoğu’daki diplomatik atağıyla ilgili. İbrahim Anlaşmaları Tel Aviv’in kuruluşundan beri dışlandığı bölgesinde nihayet kendisini kabul ettirmesini sağlamaktaydı. Son olarak Suudi Arabistan’la yapılan görüşmeler iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini hedefliyor. Eğer Netanyahu hükümeti dünkü saldırılara sert tepki verirse Filistinlilerin maruz kalacağı şiddet bu süreci kesintiye uğratabilir iddiası mevcut. Bu da İsrail hükümetini bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Ancak bir yanıyla dünkü saldırıların böyle bir etkisi olsa bile bunun kalıcı olmasını beklemiyorum. İsrail’in bölgeyle ilişkilerini normalleştirmesi daha uzun soluklu faktörlerden kaynaklanıyor. Filistinlilerin uğradığı haksızlıkların, ne Riyad’ın ne de bölgedeki diğer başkentlerin gündeminde ön sıralara çıkması kolay değil. Uluslararası siyaset çıkarlar üzerinden oynanan bir oyun; adalet duygusu hiçbir zaman belirleyici bir faktör olamıyor.
Gelelim asıl önemli konuya. Bu saldırı İsrail için Ortadoğu’ya yönelik daha saldırgan politikanın hareket noktası olabilir. 11 Eylül nasıl Amerika’nın küresel ölçekte kırıp döktüğü bir dönemin kapısını açtıysa, İsrail de bunu daha küçük ölçekte bölgede gerçekleştirebilir. ABD 11 Eylül sonrasında tedbirlerini El Kaide ile sınırlı tutmamış, kendi dış politika önceliklerine göre hedef tespiti yapmıştı. İsrail de dünkü saldırılar sonrasında kendi toplumunda artan güvenlik kaygılarını ve uluslararası toplumda kendisine yönelik sempatiyi bir fırsat kapısı olarak kullanmak isteyebilir. Bu enerjiyi hangi yöne kanalize edeceği ise yine Tel Aviv’in politika öncelikleriyle yapılacaktır.
İsrail’in son dönemdeki tavrı, İran ve başta Suriye ve Lübnan olmak üzere uzantılarının güçlenmesinden rahatsız olduğunu ortaya koyuyor. Bu müdahalelerin daha kapsamlı hale gelmesi, Filistin meselesini gölgede bırakacak bir dizi gelişmeyi tetikleyebilir.
Bizim de bir parçası olduğumuz bu coğrafyada Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Kafkaslara birbiriyle iç içe geçmiş bir dizi dişli birlikte hareket ediyor. Bunların hemen hepsi ayrı bir kriz potansiyeli olarak önümüzde duruyor. Dünkü olaylardan sonra bu parçaların daha da fazla birbirini tetikleyeceği, risklerle dolu bir dünyaya adım atmış olabiliriz.