Ödüle doydum, bir de kaşarlı tost alıyım!
Ö

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Bir ülkede tiyatro ödülleri tartışılıyorsa iyiye işarettir.

Neyse ki ve çok şükür, hâlâ tiyatro var demektir.

Hâlâ birileri karanlık salonda spotları yakıyor, sahneye çıkıyor, sözünü söylüyor, seyirciye, “Bak sen yalnız değilsin” diyor demektir.

Ama mesele şu; o spotlar yakıldığında ışık kimin yüzüne düşüyor?

Hani adaletin terazisi?

Ödül törenlerinin kristal avizeleri altında parlayan yüzlere mi? Yoksa rutubetli bir bodrum katını sahneye dönüştürüp kulisi perdeyle ayrılmış, tavanı akan, 25 kişilik seyirciye sahneye çıkan, eli titreyen ama yüreği sapasağlam tiyatro sevdalılarına mı?

Bugün tiyatromuzda ödül tartışması, yalnızca kim aldı kim alamadı meselesi değildir. Asıl soru; kim yarışa girebiliyor? Kim daha baştan görünmez ilan ediliyor? Kim jüri ajandasına, sponsor radarına, basın bültenine, kültür sayfasına bile uğramadan karanlıkta kalıyor.

Afife Tiyatro Ödülleri’nin son yıllarda yarattığı tartışmalar tam da buraya oturuyor. 2025’te ödül töreni, genel müdüre teşekkür, protestolar ve ödüllerin çoğunun ödenekli tiyatrolara verilmesi açısından yoğun biçimde tartışılmıştı. Notlarımdan yanlış aklımda kalmadıysa 12 ödülün yedisi ödenekli tiyatrolara, beşi bağımsız tiyatrolara gitmişti.

Ne bu yıl ne de geçtiğimiz yıllarda ödül alan oyuncu dostlarımıza, ustalarımıza hiçbir şey demiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Bu yıl her ödülde, her kategoride ödül alan tiyatro insanlarını kutluyoruz! Ama…

Adaletin terazisini arıyoruz.

Eşitsizliğe smokin giydirmek

Fotoğraf: Pexels

Çünkü bu ülkede ödül, yalnızca sanatsal başarıyı ölçüyormuş gibi yapamaz. Eğer tiyatrolar arası üretim koşulları uçurumsa ödülün terazisi de yamuktur.

Bir tarafta devlet bütçesi, belediye sahnesi, kurumsal salon, maaşlı teknik ekip, prova sahnesi, dekor atölyesi, tanıtım gücü, diğer tarafta gündüz ilaç şirketinde, çağrı merkezinde, akşam kafede, hafta sonu özel derste çalışan, ekip olarak herkesin kazandığı parayı ortaya koyup sahne kirasını yatıran, kostümünü evden getiren, ışığı arkadaşına emanet eden, afişi gece yarısı yapay zekâyla evde yapan insanlar var.

Sonra bu ikisini aynı kefeye koyup “En başarılı olan kazansın” diyoruz.

Kimse kusura bakmasın bu adalet değil, eşitsizliğe smokin giydirmektir.

Ödenekli tiyatrolar, devlet yardımı alanlar, kendi yağıyla kavrulanlar, kavrulacak yağ bulmaya çalışanlar… Bunların hepsinin aynı kategori içinde sayılıp değerlendirilmesi mümkün değil.

Bu bağlamda mesele zaten bir ödül tartışması değil, emeğin nasıl görülüp değerlendirildiği tartışması…

Tabii ki ödüller çok değerli. Bir sanatçının emeğini görünür kılar, seyircileri oyuna yönlendirir, arşiv oluşturur, tarih yazar, gençlere cesaret verir.

Ama ödül sistemi kendi kör noktalarını tanımıyorsa, alkışı yalnızca zaten duyulan seslere veriyorsa, orada ödül değil, dekor vardır.

En son Şehir Tiyatroları’nın ödülden çekilmesiyle, bütün bu tartışmalar yeni bir boyut kazandı.

Acı bir hikaye

Sosyal Fayda için İletişim Derneği’nin İstanbul’daki 68 bağımsız sahneyi incelediği geçen yılki raporuna göre bağımsız tiyatrolar finansal yetersizlikler ve yapısal engeller nedeniyle seyirciye ulaşmakta zorlanıyor. Buna rağmen ekosistemin büyük ölçüde ekiplerin ‘direnci, fedakârlığı ve tutkusu’ sayesinde ayakta kaldığı vurgulanıyor.

Bir genç düşünün, sabah başka işte çalışıyor, akşam prova alıyor. Haftada üç gün sahneye gidiyor. Oyunculuk eğitimine para veriyor. Ailesi “Ne zaman düzgün bir işe gireceksin” diyor. Arkadaşı “LinkedIn kas, kurumsal bir şirkete gir” diyor. Sistem “Önce para kazan, sonra hobi olarak tiyatro yaparsın” diyor.

Bu ülkemizde tiyatro oyuncusunun değişmeyen hikâyesidir. Her zaman yakından bilinmeyen, genellikle acı, fark edilmeden yanından geçilip gidilen bir hikâye…

Ve tam da bu nedenle hobi değildir! Tiyatro, insanın insan kalma disiplinidir.

Devletin desteği çerez tabağı; sermayenin cüzdanı kapalı

Gelelim bir de sponsor meselesine.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel tiyatrolara 2025-2026 sezonunda 379 proje için toplam 97 milyon 216 bin TL destek sağlandığı açıklandı. Bu elbette önemli. Ama aynı zamanda şu çıplak gerçeği de gösterir: Koca bir ülkenin yüzlerce özel tiyatro projesine ayırdığı toplam destek, büyük sermaye ve spor ekonomisiyle karşılaştırıldığında hâlâ çerez tabağı.

2025’te Victor Osimhen’i Napoli’den 75 milyon avroya transfer eden futbol dünyamız, Türkiye futbol tarihinin en pahalı transferini yaptı! Oyuncuya yıllık 15 milyon avro net maaş, 1 milyon avro sadakat primi ve 5 milyon avro imaj hakkı ödemesi öngörüldü.

Rakamlar tek başına konuşuyor. Bir tarafta yüzlerce tiyatro projesine toplam 97 milyon lira, yani 2 milyon avro bile değil. Diğer tarafta tek bir futbolcu için 75 milyon avro bonservis.

Elbette futbol bir endüstri. Elbette kulüpler kendi gelir modelleriyle hareket eder. Ancak büyük sermayenin ‘sosyal sorumluluk’, ‘gençlere destek’, ‘toplum bilinci’, ‘Cumhuriyet değerleri’, ‘vatan sevgisi’ gibi kavramları reklam metinlerinde ağzından düşürmeyip iş görünmeyen, riskli, küçük, genç, bağımsız sanata gelince cüzdanını mühürlemesi, çok da dürüst sayılmaz.

19 Mayıs’ta Atatürk’lü, piyano fonlu, ağır çekimli, göz yaşı garantili reklam çekmek kolay. Zor olan, bir bodrum sahnesinin kirasına, kimse duymadan uzun yıllar destek olabilmek. Zor olan, genç bir tiyatro ekibine üç sezonluk sürdürülebilir destek vermek (Destek deyince yanlış anlaşılmasın sadece para değil, bir gelir modeline kavuşması için iş geliştirme desteği bile çok kıymetli). Zor olan, “Bu iş bana PR getirmez ama memlekete insan kazandırır” diyebilmek.

Sermaye, görünürlük satın almayı sosyal sorumluluk sanıyor. Oysa toplumsal bilinç, zaten herkesin izlediği şova logo koymak değil, aynı zamanda kimsenin görmediği yerde ışık yakmak.

Ne yapmalı?

Türkiye’de de ödül adaleti konuşulacaksa önce şu üçü cesaretle ayırt edilmeli:

  • Ödenekli/kamu tiyatroları
  • Özel/kurumsal ticari tiyatrolar
  • Bağımsız, küçük ölçekli, alternatif sahneler

Bunları aynı torbaya atıp sonra ‘sanatsal kalite’ diye ölçmek, kediyle aslanı aynı kafeste tartıp “Hangisi daha iyi kükrüyor?” demeye benzer.

Çuvaldızı atlamayalım

Bir de çuvaldızı kendimize…

Memlekette tiyatrocular, zaten küçük ekmeği bölüşmek yerine çoğu zaman birbirinin tabağına bakıyor. Bağımsız sahne ödenekliye kızıyor; ödenekli bağımsıza ‘amatör romantik’ muamelesi yapıyor; özel tiyatro belediye sahnesine kızıyor, belediye sahnesi devlet tiyatrosuna, gençler ustalara, ustalar gençlere, herkes herkese “Sen gerçek tiyatro yapmıyorsun” diyor.

Bu kavgaların bir kısmı estetik, politik, etik olarak gerekli. Tiyatroda tartışma iyidir.

Bir oyuncu sahneye çıktığında şunu öğrenir: Dünya yalnızca benim öfkemden, benim açlığımdan, benim korkumdan ibaret değil. Başkasının sesi var. Başkasının bedeni var. Başkasının suskunluğu var.

Rol dediğimiz şey, aslında ahlaki bir egzersiz. Başkasının acısını prova edersin. Başkasının sevincini taşırsın. Başkasının utancını, kibrini, yalanını, kırılganlığını bedeninden geçirirsin.

Bu yüzden tiyatro, zekâdan çok vicdan eğitir.

Zekâ, ahlaksızın elinde keskin bıçaktır. Tiyatro ise o bıçağı masaya bırakmayı, karşındakinin gözünün içine bakmayı, “Ben ne yapıyorum?” diye sormayı öğretir.

Öneriler

1. Ödenekli tiyatrolar, özel/kurumsal tiyatrolar ve bağımsız sahneler ayrı kategoride değerlendirilmeli.

2. ‘Yılın Bağımsız Sahnesi’, ‘Yılın Genç Ekibi’, ‘Yılın Görünmeyen Emek Ödülü’, ‘Yılın Mekân Direnci’,Yılın Seyirci Geliştirme Çabası’ gibi üretim koşullarını da gören kategoriler açılmalı.

3: Jüri yalnızca merkezî, görünür, PR’ı güçlü işleri değil, küçük sahneleri de izlemekle yükümlü olmalı. Bu yükümlülük takvim, rapor ve şeffaf izleme listesiyle duyurulmalı.

4. Sponsorlar ödül gecesine logo koymakla yetinmemeli; bağımsız sahne fonu kurmalı. Kira, teknik ekip, prova mekânı, turne, erişilebilirlik, genç seyirci bileti gibi kalemlere doğrudan destek vermeli.

5. Ödül törenleri yalnızca kazananların podyumu değil, sektörün sorunlarının kamuoyuna taşındığı politik ve ahlaki platformlar olmalı.

6. Gençlik ve çocuk tiyatrosu ‘yan kategori’ gibi değil, ülkenin ruh sağlığı meselesi gibi ele alınmalı.

Son söz: Kaşarlı tost meselesi!

Ödüle karşı değilim. Ödül güzeldir. Alkış güzeldir. Bir sanatçının emeğinin görülmesi güzeldir. Ama bu memlekette oyuncuların çoğunluğu ödüle değil, önce hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyor. Plakete değil, sahne kirasına… Kırmızı halıya değil, rutubet olmayan kulise… Basın bültenine değil, seyirciye… ‘Yılın en başarılısı’ unvanına değil, ertesi ay elektrik faturasını ödeyebilmeye…

Çoğu zaman mesele, provadan çıkan üç oyuncunun cebindeki son parayla bir tost bölüşmesidir. O tostun buharında tiyatronun gerçek tarihi yazar.

Ve bir ülke, o oyuncuları görmediği sürece, ne kadar ödül dağıtırsa dağıtsın, sahnesinin ortasında kocaman ışıksız bir alan, bir karanlık kalır.

O karanlığa ödül yetmez.

Oraya vicdan lazım.

Oraya ahlak lazım.

Oraya para da lazım, evet! Çünkü romantizmle kira ödenmiyor, perde yalnız alkışla açılmıyor!