“Bu şehirde yaşanmaz artık.”
28 yaşındayım, sanırım doğdum doğalı en çok duyduğum cümlelerden biri bu.
Metrobüs camından pür dikkat baktığım o Boğaz veya Hacıosman metrosunun Haliç istasyonundan geçerken yerimden doğrultan o manzara. Sanki biri bu şehirle göbek bağımızı sonsuza kadar kesmiş. Anne-çocuk değiliz, büyüdüğüm kent bir rahim gibi sarıp sarmalamıyor artık. Neden, bilmiyorum.

İyi de nereye gidip yaşamalı? İstanbulluların tepeden baktığı ve tek iyi tarafının İstanbul’a dönüş kısmı olduğu iddia edilen Ankara’ya mı?
Bir de İzmir var, aklımıza bile gelmeyen küçük ihtimaliyle.
Zaten bu yazı da varlığını küçük bir İzmir ziyaretine borçlu. Size “Gidin, İzmir’de yaşayın” diyemem tabii ama İstanbul-Ankara denklemine neden İzmir’i dahil etmiyoruz, bunu anlamaya çalışıyorum.
Bence İzmir’de yaşanır, nefes alınır. Oysa İstanbul’da batılır, çıkılır, boğulunur; Ankara’da yetinir, sıkılır, dayanır insan.

İzmir ne kadar huzur, sığınak izlenimi veriyorsa İstanbul deyince uçurum beliriyor gözümüzün önünde, ucundaki deniz bile yetmiyor kurtarmaya onu.
‘Ankara: İyi kalpli üvey ana’

Ankara’ysa biraz köşeleri ve sınırları belli, bunalım şehri. Orada yaşayan kişiye hiçbir şey vermeyerek bir şeyler yapmasını sağlıyor. Orayı sevenlerin ve övenlerin fark etmediği bu. Zihnin sınır tanımazlığı, sıkıntı ve olanakların sınırlarını aşıyor. Hiçbir şeyin olmadığı ama herkesin ve her şeyin birbirine yettiği bu garip kentten bu kadar yazarın çıkması da o zaman çok da tesadüf olmuyor.
Sonu görünmese de bozkır vaattir ne de olsa.
Ankara dönüşü “Eee sevdin mi Ankara’yı” diyor, bir arkadaş,
“Her şeyin bittiği, yapılacak işlerin tamamlandığı bir an oldu, dayanılmaz bir iç sıkıntısı kapladı içimi” dedim.
Fazla melankolik buluyor sözlerimi ki inceden alaya alıyor: “Olur öyle, Ankara insana böyle şeyler yapar.”
Yaşayabilir miyim Ankara’da? Sorunun yanıtı: Geniş caddeleri, ulaşımsızlığına rağmen hep erişilebilir olan taksileri ve aşina yüzleriyle yaşanır bir yer Ankara.

Ama işte Cemal Süreya’nın dediği şu dizeler çınlıyor kulağımda “Ankara, Ankara! Ey iyi kalpli bir üvey ana.” Ben öz olmadığımı, o da benim misafir olduğumu biliyor.
İşte o sırada kötü kalpli de olsa İstanbul’un öz annem olduğunu düşünüyorum. Sadece bizi neden sevmediğini anlamıyorum.
Nam-ı diğer ‘Smyrna’

Gelelim Smyrna’ya. Antik Yunan’daki adı bu. Biz İzmir diyoruz. Şehri ilk kez bu kadar yakından tanıdığım bu yolculukta, “Ya burası hiç Türkiye gibi değil” diyorum, burası bağımsızlığını ilan etmiş. Bu durum, kentin CHP’nin kalesi olması veya Atatürkçü olmasıyla ilgili değil.
Ankara’nın aksine İzmir havalimanını şehir merkezine bağlayan bir ulaşım hattı var: İzban. Avrupa’daki banliyö trenlerine benziyor. Zaten İzmir de Avrupa kentlerine benziyor.
Yani sokakta elektrik çarpıp da ölmezseniz (!) gayet huzurlu ve konforlu bir yer. Altyapı sorunları çok olsa da bence Ankara’nın ilerisinde. Şehirdeki tramvay veya metroda da bir Avrupa enerjisi var. Kimse koşmuyor; yetişme gayreti, acelecilik değil.
İstanbul’un normali anormal
Ben bir İstanbullu olarak garipsiyorum: Bu kadar olmaz, ne rahat insanlar bunlar. Yazın iyice boşalıyormuş kent. Aman işte Akdeniz havasından mı deriz, Ege etkisi mi deriz bilmiyorum derken bir arkadaş: “O sizin bildiğiniz İstanbul normali, anormal olabilir mi?”

Bir durup es verdim, hak da verdim biraz. İstanbul’da normal yok ki, anormal de yok İstanbul’da, kabullenilmiş kaos var. Herkes yeterince kaygılı olduğu için kimse kimseyi garipsemiyor, rahat olursan göze batıyorsun.
Gittiğim gün Bornova belediye başkanı gözaltına alınmıştı, siyaset de umrunda değil galiba İzmirlinin. 100 yıldır çözülememiş problemler de ilgilenmiyor, oyumu verdim görevimi yaptım, bununla da dertlenemem diyor.
İzmirli hiçbir şeyi ciddiye almıyor, Ankaralı her şeyi aşırı ciddiye alıyor. İstanbul’da bir şeyi ciddiye alıp almamak için vakit yok. Düşünemediğimiz için sadece kaygılanıyoruz, Dört saat yol gidiyoruz, dere tepe düz gidiyoruz, yıkıldı yıkılacak binalara (en az) 40 bin 50 bin lira kira veriyoruz.
Farahfeza bir sıkıntı
Ankara sıkıntının başkentiyse İzmir’in de bundan aşağı kalır yanı yok. Herkesin herkesi tanıdığı entelektüel çevrelerde, tüm eğlence mekanlarının tek bir yerde toplandığı semtlerde bir aşinalık sorunu var bence. Haliyle İzmir’de de yapılacaklar bir noktada bitiyor. Ama boylu boyunca uçsuz bucaksız bir deniz kıyısında, Kordon’u arşınlamak mümkün.
Bu kentte ferahfeza bir sıkıntı var. Ne demek bu açıklayayım: Umutlu bir sıkıntı, ürettiren ve boğmayan.
Şöyle demek de mümkün: Ankara’daki sıkıntı, insana simsiyah katranı veya ölümü düşündürtse de İzmir’deki sıkıntı, sonsuz bir okyanusu ve sonsuz yaşamı bunun içsel olarak dayanılmazlığını düşündürtüyor. İki şehrin rengi de kumaşı da çok başka.
İki şehir için vazgeçilmesi gerekenler de çok başka. Tıpkı insanları seçtiğimizde onlar için vazgeçtiklerimiz gibi.
28 yıldır biliyorum ve duyuyorum: “Bu şehirde yaşanmaz artık”. Alternatif olarak Ankara’nın yanına İzmir’i de ekliyorum.
Güçlü bir rakip İzmir ama size oraya gidin, buraya gidin, şurada yaşayın, diyemem.
İnsanın ait olduğu kent

İzmir’den dönmeden evvel, birden çok Avrupa şehrinde yaşamış arkadaşım denize bakıp şunu dedi: “Okyanusa bakmayı hiç sevmiyorum. Biliyor musun, karşı tarafı veya diğer yakadaki evleri görmeliyim. Işıklar vs. olmalı.” (O sırada Konak’tan Karşıyaka’ya bakıyordu.)
Sonsuzluk çoğunlukla ürkütür. Şehirler de ürkütür. İnsanın ait olduğu kenti bulması ne büyük nimet, tıpkı yanında uyumak istediğimiz insanı bulmamız gibi.
Sevdiğim bir meslek büyüğüm, “Gazeteci her yerde gazetecidir” demişti. Bir şehirde yürürken bile orayı, o yapan şeyleri düşünmek kaçınılmaz bir mesleki deformasyon diyelim veya ruhumuz da az flanöz değilmiş.
Ben de İstanbul-Ankara-İzmir üçlüsünden birini seçemedim (henüz). Tek bildiğim; İstanbul’da da yaşanmıyor artık.
Edip (Cansever) haklı galiba, insan yaşadığı yere benziyor. Benim de İstanbul gibi aklım karışmış.
* Başlıktaki “Daha iyi bir başka şehir bulunur elbet” dizesi şair Konstantinos Kavafis’e aittir.