Bazı oyunlar sahneye çıkmaz, bir hatırayı uyandırır.
Kimi alkışlar yalnızca oyuncuya değil, daha iyi olduğuna inanılan zamanlara ulaşır.
Gırgıriye böyle bir şey yaptı.
Bir müzikal mi?
Belki değil.
Bir müzikli oyun mu?
Belki.
Bir nostalji bir gösterisi mi?
Ama nostalji kelimesinin ucuzlaştırdığı türden değil.
Çünkü sahneye çıkan şey yalnızca şarkılar, danslar, dekorlar, kostümler, tanıdık replikler değil. Sahneye çıkan şey, Türkiye’nin kaybettiği mahalle, insan ve dayanışma sesi… Çeşmeden su taşırken bile birbirine laf atan kadınların, askerden dönen delikanlıların, ortaokul aşkıyla evlenen gençlerin, küslükleri bayram sabahı unutan komşuların, yoksunluğundan utanmayan insanların, zengin olmadan da neşeli kalabilenlerin, birbirinin kapısını çalmaktan çekinmeyenlerin, iyi niyetin henüz enayilik sayılmadığı yılların sesi…
Bugün birileri buna burun kıvırıyor.
Çünkü burun kıvırmak kolaydır.
Ya bilmemekten gelir ya hasetlikten…
Hele salonlara binlerce insan akıyorsa, hele sahnede iki büyük usta; Müjdat Gezen ile Perran Kutman, kırk beş yılın ardından aynı hafızanın içinde, yeniden yan yana duruyorsa, kıskançlık perdeden önce açılır!
Bu da tiyatronun ya da oyunculuğun kaderi… Yazık değil mi? Yazık!
Önce sosyal medya ahkâm ustaları.
Ardından reyting avcıları.
Peşi sıra sanat dünyasının Platon mağarasından çıkamayanları.
Hepsi aynı soruyu sorar gibi görünür:
“Bu tiyatro mu?”
Hayır, asıl sordukları bu değildir.
Gizli soru gölgeye sığınır.
“Bu kadar insan neden bize değil de oraya gidiyor?”
Çünkü bazı eleştiriler sanata duyulan sadakatin değil, seyircinin tercihine duyulan öfkenin sonucudur.
Elbette her gösteri eleştirilebilir.
Elbette dekor, ışık, ses, görüş açısı, salon düzeni, bilet politikası, dramaturji, sahne trafiği, oyun metni konuşulur. Konuşulmalıdır da… Hiç kimse, en büyük alkışın bile sahnede kusuru örteceğini sanmasın, düşünmesin. Tiyatro ciddi bir iştir. Seyirci parasını verip geldiği yerde sahneyi doğru dürüst görmelidir. Akustik düzgün olmalıdır. Dev prodüksiyonlar dev sorumluluk ister.
Ama eleştiri başka şeydir, haset başka.
Eleştiri, ışığı yakar.
Haset, ışığı kırmaya çalışır.
Birileri çıkıp “Bu tiyatro değil” diyor.
Bir dakika.
Kimse Müjdat Gezen ustaya tiyatronun ne olduğunu öğretmeye kalkmasın!
Tiyatrodan kazandığını tiyatroya yatırmış, okul açmış, öğrenci yetiştirmiş, sahneyi yalnızca para kazanılacak bir yer değil, insan yetiştirilecek bir ocak olarak görmüş bir kültür insanından söz ediyoruz. Bir tiyatro emekçisinden ve duayeninden bahsediyoruz. Ücretsiz konservatuvar açmak yalnızca eğitim meselesi değildir; ahlaki bir tercihtir. “Ben aldığımı geri veriyorum, ben sanatıma borcumu ödüyorum” demektir.
Sahnede Perran Kutman da var.
Hepimiz için, hâlâ komşu pencereden bakan, mahallemizin ablası Perran Kutman. O kadar sıcak, o kadar yakın.
Sette, sahnede, kuliste yalnızca rolünü yapmayan; insanlığını rolünün önünde taşıyan, varlığından onur duyduğumuz bir sanatçı… Perran Kutman yalnızca oyuncu değildir. O, uzun zamandır unutulan nezaketin, iyiliğin, hatırşinaslığın, değerbilirliğin yürüyen hâlidir.
Bu gösterinin asıl vaadi de burada başlıyor…
Gırgıriye bize “Bakın ne muhteşem bir müzikal yaptık” demiyor.
Daha hüzünlü, daha derin, daha yaralı bir şey söylüyor:
“Biz bir zamanlar birbirimizi daha çok severdik.”
Bugünün insanı bunu küçümseyebilir.
Dudak bükerek, saldırarak, okumuşu dövmekle öğünerek, sevgiyle davrananı aşağılayarak, saygılı olanı aptal yerine koyarak, iyi niyetli olanı sömürerek… Çünkü her şeyi küçümseyerek var olduğunu sanıyor.
Mahalle dostluğunu küçümser.
Eski popçuları küçümser.
Yeşilçam’ı küçümser.
Roman havasını küçümser.
Alkışı küçümser.
Kalabalığı küçümser.
Sonra kendi yalnızlığını, terk edilmişliğini estetik bir tercih gibi anlatır.
Televizyonun tek kanallı, sigaranın yabancısının lüks, karpuzun ithalinin akla bile gelmediği, ama bunların eksikliğinin kimseyi eksiltmediği zamanlar…
Çok şey azdı, evet! Ama bazı şeyler dolu dolu vardı hayatımızda. Selam, muhabbet, sabır, hatır, komşuluk, mahcubiyet.
Bugün her şey çok.
Ekran çok.
Ses çok.
Gösteriş çok.
Ama insanı insan yapan değerler az. Yazık ki…
Gırgıriye’nin seyirciyi yakaladığı yer burası.
Nasıl eksildiğimizi hatırlatıyor.
Dünyada da böyledir bu…
Amerika’da Broadway yalnızca ‘yüksek sanat‘la dolmaz. İngiltere’de West End yalnızca deneysel cesaretin mabedi değildir. İnsanlar yıllarca Mamma Mia! izlemeye gider, çünkü ABBA şarkılarından daha fazlasını duyarlar orada; gençliklerinin yankısını duyarlar. Grease hâlâ turnelerde, çünkü kimse onun Aristotelesçi bir tragedya kusursuzluğu taşıdığını iddia etmez; o bir dönemin beden hafızasıdır. Les Misérables yalnızca devrim değildir; ezilmiş insanın şarkıya dönüşmüş itirazıdır.
Büyük popüler sahne işleri bazen yüksek teorinin değil, ortak hafızanın tapınağıdır.
Tuhaf bir refleks var: Salon dolarsa ‘fazla popüler‘, insanlar eğlenirse ‘fazla hafif‘, yapım büyürse ‘fazla ticari‘…
Oysa hayat sana başka bir şey söyler; ‘Önce seyirciyi içeri al. Sonra estetik, form, dramaturji, deney, yenilik üzerine konuş.‘
Çünkü seyirci yoksa romantizm var, ama sektör yok.
“Sanat halk içindir” derler.
Halk gelince rahatsız olurlar.
“Salonlar dolsun” derler.
Kendi oyunları değilse surat asarlar.
“Türkiye’de tiyatro yaşasın” derler.
Ama sahneyi yaşatan bir gösteri halka ulaşmaya başladığında ilk taşı onlar atar.
İşte buna eski dilde haset denirdi. Yeni dilde algoritmik saldırı da diyebiliriz.
Tabii ki düzeysiz işler sahneleri doldursun istemiyoruz. Tabii ki sahne sanatları yalnız nostaljiye yaslanmasın. Tabii ki genç yazarlar, yeni yönetmenler, cesur dramaturjiler, küçük salonların büyük cümleleri yaşasın istiyoruz. Ama önce sahneye gitmek bir alışkanlık, bir kültür, bir yaşam tarzı haline gelmeli…
Ayrıca büyük prodüksiyon yapacak salon sayısı bir elin parmağına ulaşmıyorsa, “Niye kongre merkezinde oynuyorlar?” diye sormak, biraz da yangını çıkarıp itfaiyeyi beğenmemeye benziyor…
Sanat dünyası artık Platon’un mağarasından çıkmalı mı dersiniz?
Gölgelerle kavga etmeyi bırakmalı mı?
Seyirci dışarıda.
Hayat dışarıda.
Alkış dışarıda.
Mahalle dışarıda.
Ve evet, para da dışarıda.
Bundan utanmaya gerek yok. Anlamaya çalışmak gerek.
Sahne sanatı hem estetik hem emek hem ekonomi işi… Dekorcu para kazanacak, ışıkçı kazanacak, oyuncu kazanacak, müzisyen kazanacak, sahne amiri kazanacak, biletçi kazanacak, yazar kazanacak, yönetmen kazanacak, ulaşım firması kazanacak, yapımcı risk alacak… Sahnede romantizm anlatılır ama kuliste elektrik faturası nakit ödenir.
Öyle sanıyorum ki Gırgıriye’ye giden seyirci yalnızca oyun izlemeye gitmiyor. Belki annesinin kahkahasını arıyor. Belki çocukluğunun televizyonunu… Belki apartman boşluğundan gelen yemek kokusunu… Belki ilk aşkının adını… Belki artık kimsenin kimseye “evladım” demediği bir çağda, o kelimeyi yeniden duymak istiyor.
Kendi hatırasıyla kavgalı olanlar dışında, buna kim öfkelenebilir?
Sanatın yalnız kendi dar çevrelerinde, küçük jürilerinde, kendi solgun onay masalarında var olduğuna inananlar.
Oysa sanat bazen, tam da orada değildir.
Kalabalığın içinde, birlikte gülmenin ortasında, eski bir şarkının ilk notasından sonra, aynı anda iç çeken üç bin kişinin göğüs boşluğunda nefes alır.
Kusursuz olanı mı arıyoruz?
Kusursuzluk zaten çoğu zaman cansızdır.
Ama Gırgıriye canlı.
Nefes alıyor.
Tartışma çıkarıyor.
Güldürüyor.
Kızdırıyor.
Hatırlatıyor.
Ve en önemlisi, insanları salona getiriyor.
Bugün Türkiye’de bir sahne işinin insanları salona getirmesi, başlı başına bir olay. Çünkü evlerinde ekranlara zincirlenmiş, gündelik yorgunlukla ezilmiş, ekonomik kaygılarla daralmış insanların kalkıp bilet alması, hazırlanması, yola çıkması, salona girmesi, yan yana oturması, birlikte gülmesi artık küçük bir mucize…
Bazen bir gösteriyi savunmak, yalnızca o gösteriyi savunmak değildir.
Bir emeği savunmaktır.
Bir hafızayı savunmaktır.
Bir ustaya hürmeti savunmaktır.
Bir ülkenin hâlâ birlikte gülebilme ihtimalini savunmaktır.
Gırgıriye’ye vurmanın dayanılmaz keyfi varsa, Gırgıriye’yi savunmanın da eski ama sağlam bir onuru var.
Ve o onur bize şunu söylüyor:
Herkes taş atabilir.
Ama herkes sahneyi büyütemez.