Prof. Dr. Biçer: Kuyu tipi cezaevleri kapatılmalı

Son yıllarda inşa edilen ve ‘kuyu tipi’ olarak adlandırılan yüksek güvenlikli, S tipi, Y tipi hapishanelerde yaşanan hak ihlalleriyle ilgili emek, meslek, hak örgütlerinin Adalet Bakanlığı’na yaptığı başvurular yanıtsız kalıyor.

Fotoğraf: Arşiv

Türk Tabipleri Birliği, Çağdaş Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Türkiye Psikiyatri Derneği bu yıl, üç ay arayla iki kez Adalet Bakanlığına yazı yazarak, kuyu tipi cezaevlerindeki fiziki koşulları ve uygulamaları yerinde izleyip raporlamak için ‘inceleme ziyareti’ talep etti. Ancak bu talepleri karşılık bulamadı.

AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bugüne kadar uluslararası standartlara uyumsuzluk, fiziki yetersizlik, eğitim ve iyileştirme faaliyetlerinin yapılamaması gerekçesiyle 410 hapishane kapatılıp 314 yeni hapishane açıldı. Böylece 246 bin 660 kişilik kapasite artışı da sağlandı.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 1 Nisan 2026 itibarıyla 304 bin 62 kapasiteli 402 hapishanede toplam 414 bin 401 mahpus var. Bunların 351 bin 887’si hükümlü, 62 bin 514 tutukluyken 298 bin 335 mahpus kapalı ceza evlerinde tutuluyor.

F Tipi’yle başlayan yüksek güvenlikli hapishane inşaatları D Tipi, H Tipi, L Tipi, Yüksek Güvenlikli Cezaevi, son olarak da S ve Y Tipi olmak üzere 95 yüksek güvenlikli cezaevine ulaştı. Bu hapishanelerin yedisi S Tipi, 12’siyse Y Tipi yüksek güvenlikli hapishaneler. Çeşitli raporlardan S tiplerinin kapasitesinin 500-550, Y tiplerininse 1400-1500 olduğu anlaşılıyor.

Siyasi mahpuslar ağırlıklı

Aslında ‘kuyu tipi’ hapishane tanımı mahpuslar tarafından yapıldı. Bir bölümünün bağımsız havalandırması olmayan, yaşam alanı dar, pencerelerdeki tellerin sıkılığı nedeniyle güneşin, havanın, yağmurun, rüzgârın dahi giremediği bu hapishaneler ‘kuyu’ benzetmesini hak ediyor.

Mahpuslar, günün büyük kısmını tek başlarına, gökyüzünü görmeden geçiriyor. Bu tanım, onlar kullandığı, S ve Y Tipi hapishaneleri diğer hapishanelerden ayrıştırdığı için insan hakları savunucuları tarafından da kullanılıyor.

Halen bu hapishanelerde kaç mahpusun tutulduğu bilinmiyor. Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün kamuoyuyla paylaştığı verilerden bunlara dair bilgi edinilemiyor.

Prof. Dr. Ümit Biçer.

İktidar bilgiyi esirgediği gibi, meslek odalarının, insan hakları örgütlerinin, bağımsız heyetlerin hapishane ziyaretlerine izin de vermiyor.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ümit Biçer bu cezaevlerindeki hak ihlalleriyle ilgili Diken’in sorularını yanıtladı.

Biçer, kuyu tipi cezaevlerinin kapatılması gerektiğini söyledi.

Bu hapishanelerin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan, ‘terör örgütü üyeliği’, ‘terör eylemleri veya terörle bağlantılı’ suçlamalarıyla hüküm giyen veya ‘tehlikeli mahkûm’ statüsüne alınan hükümlüler için tasarlandığı belirtilmekle birlikte ağırlıklı olarak siyasi mahpusların alıkonulduğu yerler olduğunu belirtti.

Büyük kısmı tek kişilik hücrelerde

Mahpusların büyük kısmının tek kişilik hücrelerde, çok az kısmının da üç kişilik odalarda tutulduğu bu yeni tip hapishanelerin en belirleyici özelliği mimari ve mühendislik yapıları ve tecrit/izolasyon koşullarını daha da ağırlaştırması.

Biçer, buralarda mahpusların günün en az 22,5 saatini hücrede geçirdiklerini, neredeyse ‘tek başına hücreye kapatılma’ düzeyine ulaşan uygulamaların rutinleştiğini belirtti:

“Özgürlüğünden alıkonulmanın çok ağır bir ceza ve hapishane sürecinin de başlı başına acı veren travmatik bir süreç olduğu bilinmesine karşın böylesi bir cezalandırma pratiğine ve bu tip hapishanelere ihtiyaç var mı sorusuna ‘evet’ demek olanaksız.”

Biçer, siyasi iktidarların toplum güvenliği ve huzurunu korumak bahanesiyle ‘tehlikeli’, ‘anormal’, ‘kötü’, ‘rahatsız edici’ olarak nitelendirdiğini, ötekileştirdiklerini, düşmanlaştırdıklarını, muhaliflerini hapishanelere kapatarak kitlesel olarak yok edemediklerini ‘duygu tasarrufu’ sağlayarak öldürebildiği yerlerde alıkoyduğunu söyledi:

“Güvenlikli hapishane sistemlerinde sürekli gözetime dayalı izolasyon, insanın diğer insanlardan yalıtımını esas almışken, yüksek güvenlikli hapishanede kişinin, kendi kendisinden de yalıtımını hedefleyen daha uç bir noktaya varmıştır. Özgürlüğünden alıkoyma uygulamaları önleyici, koruyucu, topluma yeniden kazandırıcı olmaktan çıkıp cezalandırmak, insanlıktan çıkartmak ve imha etmek amacına dönüşüyor.”

‘Keyfi muamele ‘görülmedik’ boyutlara ulaştı’

Biçer’in verdiği bilgiye göre, hapishanelere girişten itibaren çeşitli nedenlerle uygulanan kaba dayak, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin ve hücre cezaları, sürgün ve sevkler yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaştı. Mahpusların hapishane revirini ziyaret etmeleri hakkı dahil olmak üzere sağlık hizmetine erişimleri kısıtlanıyor.

Adli Tıp Kurumu’na, adliyeye ve hastaneye götürülürken kelepçe takılıyor. Sağlık kurumlarına ‘hücre tipi ring araçları’yla sevk ediliyorlar. Yine sevklerle tedavi sırasında kötü muamele, aşağılayıcı, onur kırıcı uygulamalara maruz bırakılıyorlar. Sağlık hizmetlerine erişebildikleri zamanlarda da mahremiyetlerine saygı duyulmuyor. Dahası sağlık hizmetlerine erişebilen mahpusların sağlık sorunları zamanında ve etkili bir şekilde çözülmüyor. Son dönemlerde tedavilerini zorlukla sürdüren mahpusların büyük bir çoğunluğu başka hapishanelere sürgün ediliyor.

AİHM: İnsanlık dışı ve aşağılayıcı

Bu kötü koşullar kuyu tipinde kalanlar için daha da ağır. Biçer, ağır tecrit ve izolasyonun işkence uygulamalarına yol açtığını ifade etti:

“AİHM’nin 2012’deki bir kararında başvuranı korumak için bazı güvenlik tedbirlerinin alınmasını gerekliliğinin, cezaevi topluluğundan tamamen dışlanmasını haklı göstermeye yetmeyeceği, açık havada düzenli egzersiz yapma imkanı verilmemesinin veya sınırlı dahi olsa diğer mahkumlarla temasına izin verilmemesini insanlık onuruna saygı hakkına riayet edilmediği ve uygun koşullarda tutulmadığı şeklinde yorumlamıştı.

Başvuranın hücre tecridinde tutulma koşullarının kendisinde ruhsal ve fiziksel acılara ve ayrıca insanlık onuruna derin bir saldırı duygusuna yol açtığını, bu ağır koşulların ‘insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele’ye tekabül ettiği ve sözleşmenin üçüncü maddesinin ihlal edildiği kararını vermişti.”

Hem ruh hem de beden sağlığını bozuyor

Biçer hücre hapsinin sadece zihinsel değil, fiziksel sağlık için de bir risk oluşturduğunu söyledi. Günlük yaşam ve rutinlerin bozulmasından, teşhis edilmeyen, tedavi edilmeyen veya yanlış tedavi edilen rahatsızlıklara kadar, hapis hayatının iyi belgelenmiş fiziksel sağlık belirtilerini şiddetlendiriyor.

Profesör şöyle devam etti:

“Kalp rahatsızlıkları, hipertansiyon, nörolojik hastalıklar, baş ağrısı, cilt hastalıkları, sindirim, göz, kulak, burun, boğaz, kas ve iskelet sistemi hastalıkları başta olmak üzere tüm sistemleri ilgilendiren hastalıkların yanı sıra psikolojik rahatsızlıklara da yol açıyor.

Ayrıca mahpusların zihinlerini meşgul etmek için fiziksel olarak güçsüz düşecek kadar egzersiz yapmaları, yiyeceklerin güvenli olduğuna güvenmedikleri için yemeyi reddetmeleri, onurlu bir şekilde tedavi edileceklerine dair umutsuzluktan tıbbi bakımı reddetmeleri, fiziksel olarak neyin yanlış olduğunu belirleme umuduna sahip olamamaları mevcut hastalıkları ağırlaştırdığı gibi yeni sağlık sorunlarına yol açıyor.”

Açlık grevi ‘hak arayışı’

Kupu tipi cezaevlerindeki mahpuslar dayatmalara karşı, hak aramak için zaman zaman açlık grevi yaparak direniyor. Son bilgilere göre, açlık grevi yapan üç mahpus bunu sonlandırdı. Birineyse hastanede müdahale edildi.

Biçer, açlık grevleriyle iktidarın tahakkümünün yoğunlaştığı, meşru protesto olanaklarının bulunmadığı, özgürlüklerin sınırlandırıldığı, kişinin onurunun zedelendiği, yurttaş olmaktan bile çıkarıldığı durumlarda bireyin, iktidar gücüne karşı bedenini araçsallaştırılarak yaşananlar ve ideallerini görünür hale getirmek istediğini söyledi.

Açlık grevlerinin amacı intihar ve ötenaziden farklı olarak ölmek değil, daha iyi bir yaşam için gerekli olduğuna inandığı taleplerin kabul edilmesini sağlamak.

Uluslararası kurum ve sözleşmeler bu alanı da düzenliyor. AİHM açlık grevlerine müdahale edilebilmesi için ‘tıbbi bir zorunluluk olması ve bu durumun hekimlerce de belirlenmesi, yapılan müdahalenin işkence, aşağılayıcı davranış anlamına gelmemesi, hastanın yararının hedeflenmesi, caydırma, cezalandırma amacıyla yapılmaması ve müdahaleye ilişkin kişinin rızasının’ ilkelerinin tümünün bulunması gerektiğini söylüyor.

Biçer bu ilkelerin herhangi birinin ihlal edilmesi durumunda AİHM’in üçüncü maddesinin (işkence, diğer zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağı) ihlal edildiği yönünde kararlar verdiğini söyledi.

Zorla müdahale hukuk ve etik dışı

İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ancak ve ancak, acil bir durum nedeniyle muvafakatin alınamaması halinde, ilgili bireyin sağlığı için tıbbi bakımdan gerekli olan herhangi bir müdahalenin yapılabileceğinden söz ediyor.

Biçer, açlık grevi ve ölüm oruçlarına katılan kişilerin durumunun ‘acil’ olarak nitelendirilemeyeceğini belirtip devam etti:

“Tam aksine sağlık tablosu, gün gün ilerleyerek belirli bir sürenin sonunda ağırlaşır. Bu nedenle (cezaevi) hekiminin, aydınlatılmış onam ve muvafakat alma konusundaki sorumluluğunu yerine getirmeksizin, ‘acil durum’ veya ‘hayati tehlike’ veya ‘bilinç kaybı’ gerekçeleriyle müdahale etmesi, kusurlu bir davranış. Müdahale sırasında isteğini açıklayabilecek durumda olmayan kişinin, önceden açıkladığı isteklerin göz önüne alınacağı yönündeki düzenlemesinin öncelikli yerine getirilmesi gerekir.”

Önce zarar verme

Biçer hekimliğin ilk kuralını hatırlattı: “Önce zarar verme”.

İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin beşinci maddesinde ‘sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabileceği, bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı, niteliği, sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verileceği, ilgili kişinin muvafakatini her zaman serbestçe geri alabileceği’ yer alıyor.

Doğrudan müdahale ölümlere yol açabiliyor

Biçer günümüz tıbbının ‘hastaya rağmen’ değil ‘hastayla birlikte’ anlayışına sahip olduğunu vurguladı: “Tıbbi işlemler; kişinin vücut dokunulmazlığı ve vücut bütünlüğünü, sağlığını, özerkliği, mahremiyeti ve onurunu ilgilendirdiğinden, bu sorumluluk hekimler veya başkaları tarafından üstlenilemez.

Hekimlerin sorumluluğu, hastalarına tıbbi tedaviyi kabul veya reddetmeleri halinde ortaya çıkabilecek durumların neler olabileceğini açık ve anlayacakları bir dille aktarması. Kendi hakkında karar verme hakkının tanınmaması ve özerkliğinin ihlali, yarar sağlama ödevini engelliyor. Hastanın güvenini zedeleyerek travmaya yol açıyor.”

Biçer ayrıca zorla müdahalenin, uygulama sırasında kullanılan yöntemlerin kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığının bozduğunu, yaşama ve sağlık hakkını ortadan kaldırdığını ifade etti:

“Kaldı ki Türkiye’de ve dünyada doğrudan zorla müdahale kapsamındaki girişimler sonucu insanların yaşamlarını yitirdiği ya da sağlıklarına zarar verici sonuçların ortaya çıktığı örneklere çokça tanık olundu.

Hekimlerin tüm bu nedenlerle zorla müdahalenin aslında yaşamı kurtarmadığını aksine yaşam hakkını tehdit ettiğini, hekimle hastası arasında var olan tüm ilişki ve diyalog olanaklarını tükettiğini, açlık grevi yapan kişinin belki de hayata tutunduğu son bağı kopardığını bilir.”