Çatışma korkusu: Kendi fikrini dile getiremeyenler
Ç

Düşündüğünü söylemekten çekinmek çoğu zaman küçük bir an gibi görünür; konu bazen basit bir fikir ayrılığıdır, bazen büyüyebilecek bir gerilimdir ama kişi her seferinde geri çekilir, cümle ya hiç kurulmaz ya da son anda değiştirilir. Yani mesele yalnızca ne söyleyeceğin değildir; neyin sorun çıkaracağını, neyin ilişkiyi zedeleyeceğini tartmaktır. Bu yüzden cümle daha kurulmadan sonucu ile birlikte yaşanır.

Bu noktada yaşanan şey bir suskunluktan fazlasıdır; kişi yalnızca konuşmamazlık etmez, olası sonuçları zihninde önceden yaşayarak kendini geri çeker. Çatışma henüz gerçekleşmeden etkisi hissedilmiş, kayıp ihtimali duygusal olarak çoktan yaşanmıştır. Kişi aslında bir tartışmadan değil, henüz yaşanmamış bir sonucun yükünden kaçınır.

Bu yüzden çatışma korkusu, fikir ayrılığından çok daha fazlasıdır; o ayrılığın ilişkiyi nasıl değiştireceğine dair belirsiz ama yoğun bir beklentidir.

Çatışma korkusu nedir?

Çatışma korkusu çoğu zaman yalnızca tartışmadan kaçınmak gibi anlaşılır. Oysa daha derinde olan, ortaya çıkabilecek gerilimi taşıyamayacak gibi hissetmektir. Zihin belirsizliği boş bırakmaz; geçmiş deneyimlerle doldurur. Bu yüzden bir fikir ayrılığı yalnızca farklı düşünmek değildir, aynı zamanda reddedilme, dışlanma ya da bağın zedelenmesi ihtimaliyle birlikte gelir.

Öte yandan burada belirleyici bir kayma olur: “Ben ne düşünüyorum?” sorusu geri çekilirken, “Bunu söylersem ne olur?” sorusu öne çıkar. Düşünce üretimi yerini risk hesaplamasına bırakır. Kişi artık kendini ifade etmeye değil, sonucu kontrol etmeye çalışır.

Yani çatışma korkusu, fikrin kendisinden değil, onun yaratabileceği kontrol edilemez duygusal karşılaşmadan duyulan korkudur.

Sessizlik nasıl kurulur?

Bu süreç yüksek sesle değil, küçük ayarlamalarla ilerler. Cümleler yumuşatılır, keskinlik törpülenir, ‘belki’,çok da önemli değil’, ‘olabilir’ gibi ifadeler gerçek düşüncenin değil, gerilimi azaltma çabasının taşıyıcısı olur. Bu bir geri çekilme değil, ince bir pazarlıktır; kişi düşüncesinden biraz verir, karşılığında ilişkide kalmayı satın almaya çalışır.

Yalnız yüz yüze ilişkide bu yük katmanlanır. Kişi aynı anda hem kendini, hem karşısındakini, hem de ilişkinin atmosferini taşımak zorundadır. Mesajlaşmada daha net olunabilmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir; temas azalır, tepki gecikir, yoğunluk düşer.

Bir süre sonra o tanıdık durum oluşur: konuşma biter, kişi ortamdan ayrılır ve cümle ancak o zaman kurulur. Yani düşünce yok değildir ama o anda taşınamamıştır. Çünkü mesele düşünmek değil, o yoğunlukta kalabilmektir.

Ailede başlar

Bu kapasite çoğu zaman erken ilişkilerde kurulur. Çocuk için çatışma yalnızca bir fikir ayrılığı değil, bağın sınandığı bir andır. Eğer farklılık taşınabiliyorsa, çocuk şu deneyimi edinir: “Farklı olabilirim ve yine de kabul görürüm.” Bu, yalnızca bir düşünce değil, bedensel bir güvenlik hissidir.

Ama çoğu zaman farklılık taşınmaz. Sesler sertleşir, yüzler değişir, temas geri çekilir. Bazen açık bir cezalandırma olur, bazen sessiz bir uzaklaşma. Çocuk şu sonucu çıkarır: “Bunu yaparsam bir şey kaybederim.” Böylece doğru olmak değil, bağı korumak öncelik haline gelir.

Bu öğrenme zihinsel kalmaz; bedensel bir beklentiye dönüşür. Yetişkinlikte kişi bunu hatırlamaz ama hisseder: bir şey söyleyeceğim ve bir şey değişecek.

Beden hafızası

Çatışma korkusu yalnızca zihinsel değildir. Gerilim anında sinir sistemi devreye girer; kalp hızlanır, nefes daralır, dikkat daralır. Kişi yalnızca düşünmez, aynı anda kendini regüle etmeye çalışır.

Bu yüzden mesele çoğu zaman “Ne söyleyeceğim?” değil, “Bunu söylerken duygularımı yönetebilecek miyim?” sorusudur. Eğer bu kapasite yoksa, geri çekilmek bir tercih değil, bir refleks olur. Çünkü beden için öncelik doğruluk değil, güvenliktir.

Yani kişi çoğu zaman karşısındakinden değil, kendi içinde oluşacak taşkınlıktan kaçınır.

Toplumsal zemin

Öte yandan bu yalnızca bireysel değildir. İçinde bulunulan dil, bu davranışı üretir. Uyumun sessizlikle eşdeğer sayıldığı, ‘idare etmenin‘ erdemleştirildiği bir kültürde karşı çıkmak yalnızca fikir beyanı değil, düzeni bozmak anlamına gelir.

Yalnız modern kamusal alanda başka bir uç vardır; tartışma hızla kavgaya dönüşür, farklılık hızla cepheleşir. Politik dil sertleştikçe, medya ve şiddet içeren içerikler gerilimi normalleştirdikçe, aradaki alan daralır. Ya susulur ya patlanır.

Bu iki uç arasında kalabilmek, yani farklı kalıp ilişkide kalabilmek, giderek zorlaşır.

İçeride birikenler

Bu süreçte kişi yalnızca susmaz, zamanla kendi iç deneyimini de yeniden yazar. “Belki abartıyorum”,çok da önemli değil” gibi cümlelerle duygusunu küçültür. Bu bir savunmadır ama aynı zamanda bir silinmedir.

Kısa vadede işe yarar. Yalnız uzun vadede birikim yaratır. Çünkü ifade edilmeyen hiçbir şey kaybolmaz; yalnızca yön değiştirir. Beden, mesafe ya da huzursuzluk olarak geri döner.

Yani çatışmadan kaçınmak duyguyu ortadan kaldırmaz, görünmez kılar.

Uyum ve kendilik kaybı

Bu noktada kişi yalnızca davranışını değil, kendiliğini düzenlemeye başlar. Donald Winnicott’un ‘sahte kendilik‘ dediği yapı burada devreye girer; kişi kendi deneyimini geri çeker, kabul görecek versiyonunu öne çıkarır.

Başlangıçta bu koruyucudur. Ama zamanla kişi ne düşündüğünü değil, neyin uygun olduğunu söylemeye başlar. İfade vardır ama özne yoktur.

Ve bu, en sessiz kopuştur.

Kaçınmanın bedeli

Çatışmadan kaçınmanın bedeli yalnızca konuşamamak değildir; ilişkinin yüzeyleşmesi, duyguların birikmesi ve kişinin kendine yabancılaşmasıdır. Sorun çözülmez, yalnızca görünmez olur.

Bir noktada kişi şunu fark eder: ilişki vardır ama kendisi yoktur. Asıl kayıp da burada başlar. İnsan başkalarıyla değil, kendi düşüncesini taşıyamadığı yerde kaybolur.

Küçük bir yer açmak

İyileşme büyük değişimlerle değil, daha küçük ve daha zor bir yerden başlar; gerilim anında kalabilmek, duyguyu bastırmadan taşıyabilmek ve sonucu garanti etmeye çalışmadan konuşabilmekle.

Bu, kontrol etmeyi bırakmak değildir. Yani kontrolün hiçbir zaman tam olarak mümkün olmadığını kabul ederek, onunla ilişki kurmaktır. Çünkü çatışma, kontrol edilecek bir durum değil, tolere edilecek bir karşılaşmadır.

Ve bazen her şey tek bir cümleyle başlar:

“Ben böyle düşünmüyorum.”