Şiddetin yeni normali: Buna da alışırsak bizi ne bekliyor?
Ş

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Siverek ve Kahramanmaraş’ta, art arda yaşanan okul saldırılarının üzerinden daha iki hafta bile geçmedi. Olaylar günlerdir birçok bakımdan tartışılıyor. Çok doğru noktalara dikkat çekenler oldu. Ama anlık bilgi iştahı ve spekülasyonlara duyulan heves, toplumu ve çocukları bekleyen bu yeni tehlikeyi çok boyutlu biçimde açıklama çabasından çok daha yoğun.

Henüz neyin ne olduğu tam olarak açıklığa kavuşmamışken, tartışmalar çoktan farklı yönlere dağılmış durumda: Suçu failin psikolojisine atarak ayrıksılaştırma, ‘sanal arkadaş‘ anlatıları, hassasiyetle ele alınması gereken dijital izlerin çarpıtılmış yorumları, ikinci el anlatımlardan, bağlamı belirsiz görüntülerden bir bütüne varma aceleciliği…

Her biri tek başına muğlak veriler, kanıt gibi yan yana dizildiklerinde bir kesinlik yanılsaması yaratıyorlar. Batı için tanıdık, bizim toplum açısından ‘yeni‘ bir şiddet türüne dair bu hüküm verme hızı, sadece rahatlamaya hizmet ediyor. Belirsizlikle kalmak zor olduğu için elde edilebilir ya da ‘yeğlenen‘ açıklamalara tutunuyoruz.

Diziler, video oyunları, ebeveynler, herkes suçlu ilan edildi. Psikopati varsayımları, dijital kültür, yabancı bağlantılar, aile derken hızla ideolojik şemalar da devreye girdi: ‘laik aile’,dini eğitim eksikliği‘, ‘LGBTI+ etkisi’…

Her başlık yeni bir açıklama gibi hevesle dolaşıma sokulurken sorumluluk sürekli yer değiştiriyor.  En az sorgulanan şey de yine çocukları bu dipsiz boşluğa iten sistemin kendisi oluyor.

Bu noktada anlatı bir adım daha kayıyor: Kimlik, nedenin yerine geçiyor. Bir çocuğun olası cinsel yönelimi, kendini ifade edişi, ait olduğu ya da atfedildiği gruplar, zekâ düzeyi… Bazısı sadece birer özellik, bazısı ise ‘geliyorum‘ denen felaketin ipuçları olan her şey aynı sepete konuyor. Söylem, içlerinden dilediğini çekerek ‘neden‘e dönüştürüyor. Böylece suç belirli bir alana sıkıştırılıyor, tartışma rahatlıyor. Çözümleme değil, sadece vicdanın geçici ve yanıltıcı dengesi bu.

Yeterli kanıt ve bilginin olmadığı yerde hikâye kurma başlar; hikâye de tanıdıklaştıkça gerçeğin kendisi gibi kabul edilir.

Bu olaylara dair beni en çok ürküten şeylerden biri de bu olağanlaşma, alışma hissi. Kadın cinayetlerinde, kadın ve çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarında olduğu türden bir ‘yeni şiddet normali‘ üretilmiş gibi görünüyor, çoktan.

Anlamak için, kendimize ısrarla sormaya devam etmemiz gereken sorular olduğunu düşünüyorum.

İlki şu:

Saldırganlar neden hep erkek çocukları?

Okul saldırılarının faillerinin ezici çoğunlukla erkek çocukları olması tesadüf değil. Bu, biyolojik ya da ‘doğal’ bir özellik değil, toplumsal olarak kurulan erkeklikle ilgili.

Kız çocukları da yalnızlaşıyor, öfkeleniyor, değersizlik hissini derinden yaşıyor hatta çocukluktan başlayarak türlü tacize ve şiddete daha fazla maruz kalıyor. Ama bu öfkenin kitlesel, dışa dönük, cezalandırıcı bir şiddete dönüşmesi erkek çocuklarda başka bir kültürel çerçeveyle besleniyor.

Bu çerçevede güç, kontrol, silah, aşağılama, ‘erkek gibi olma‘ baskısı, kırılganlığın bastırılması ve çoğu zaman kadın düşmanlığı birlikte çalışıyor. Homofobi, aşağılanma duygusu, güç kaybı korkusu ve şiddet fantezileri aynı hattın içinde birbirini besleyebiliyor.

Burada derin bir mesele var: Erkek çocuklara öfke nasıl öğretiliyor? Hangi duygular meşru kabul ediliyor, hangileri yasaklanıyor? Üzüntü, kırılganlık, korku, utanç bastırılırken; öfke, kontrol ve güç neredeyse tek geçerli ifade biçimi haline geliyor. Bu da duygusal repertuarı daraltıyor. Daralan bu alanda, yoğunlaşan duygu çoğu zaman şiddet olarak dışa vuruluyor.

Dolayısıyla mesele “çocuk kimdi, ya da neydi?” sorusundan çok, bu çocukların hangi erkeklik dili içinde büyüdüğünde düğümleniyor.

‘Adolescence’ (2025).

2025’in, hatta son on yılın en etkileyici dizilerinden biri, 13 yaşında bir çocuğun suça ve şiddete nasıl sürüklendiğini anlatan ‘Adolescence’. Şu yazımda ele almıştım: İngiliz yapımı mini dizi, meseleyi ‘ergenlik krizi’ olarak göstermeyip, sistemin görünmeyen mekanizmalarıyla anlatması bakımından çarpıcı.

Dizide son derece sıradan, hatta sevimli, ‘normal’ görünen bir erkek çocuğunun nasıl eli bıçaklı bir katile dönüşebileceğini izliyoruz. Ama asıl çarpıcı olan, çocuğun kendisinden çok onu çevreleyen yapı: Okul, aile, sosyal medya, akran ilişkileri ve o görünmez şiddet dili.

Dizi, son kuşağın sosyal medya aracılığıyla kurduğu yepyeni dile, incel kültürüne ve internet üzerinden örgütlenen öfke ağlarına değinirken, şiddetin yalnızca bireysel bir patlama olmadığını, toplumsal olarak nasıl üretildiğini de gösteriyor.  Böylece sadece bir çocuğun korkunç bir suç işlemesini değil, suçun nasıl ‘işletildiğini‘ görebiliyoruz.

Bu sarsıcı diziyi izlerken ve sonrasında sırf çocuk faillerinin değil, çocuk failliğin de hızla arttığı bir ülke olarak bir yandan da bir türlü aşamadığımız ergenlik, yetişkin olamama halini düşünmüştüm. “En büyük sorunlarından biri ‘ergenliği aşamamak’ olan bir ülkenin ergenleri, korkutucu bir hızla, kaos, şiddet ve öfkeden beslenen çetelerin eline düşüyor” demiştim.

Cezasızlık, çeteleşme, yalnızlığı örgütleyen dijital gruplar, şiddeti estetize edip özendiren içerikler… Bunların hepsinin payı var bu zeminde.  Fakat çocukları diziler değil, tek başına bir aile de değil, bütün toplum yetiştiriyor. Çocuğun gerçek hayatta hangi dilin, hangi ilişkilerin ve güç anlatılarının içinden büyüdüğüne bakmak gerekiyor.

Pandemi sırasında, yazdan kalma bir günde gözlediğim şu olayı ayrıntılı yazmıştım: Kedi köpek ziyaretleri, havalara zıplayan kız çocukları arasında gözlerim çizgi olmuş, karton bardaktan çayımı yudumlarken birden acayip sevimli iki oğlan çocuğu girdi çerçeveye. Yaşlar 10-11 ama gidişat belli. Hani bebeliklerinde “çok canlar yakacak” denen cinsten.  Güzel erkek çocuklarının “can yakacak” diye övülmesi bile tuhaf bir ‘normal’imiz bu arada. Erkeklikle can yakma ilişkisi daha bebeklikten kuruluyor.

Erkek çocuklar iki üç yaşındayken, kızlarla arkadaşlık kurmaya başladıkları anda da kıskançlıktan (henüz olmayan) arzulara, aileler hevesle yakıştırmalar yapıyor. Çocuklar böylelikle hiçbir yaşta karşı cinsi eşiti, arkadaşı gibi göremiyor; daha en başından pembe ve maviye ayrılmış cinsiyet kompartımanlarına sıkıştırılıyor tüm duygular.

O güzel günde karşılaştığım iki lülüş, tatlı çocuğun kendi aralarındaki muhabbeti duyduğumda çok irkilmiştim. Manzaranın topyekun güzelliğinden içim ışıldamışken içlerinden biri arkadaşına, “Bırak lan o o..puyu… Çakmalık o” demesin mi! Döndüm tekrar baktım, yoo bunlar gayet de daha çocuk. Yani henüz bir şeyi bir şeye çakacak eril donanıma da sahip değiller. Ama toksik dil çoktan karışmış kana. Bunda şaşılacak bir yan da yok, çocuklarda cinsiyetçi küfürlerin kahkaha ve coşkuyla karşılanması da üç yaşından başlıyor.

Grubun lideri olduğu belli olan çocuk hemen hemen her şeye ‘ebenin‘den başlayan küfürler ederek devam etti. Teknelerin etrafında dolanırlarken dar alanda kurduğu küçük iktidarla arkadaşını çaylaklaştırmıştı bile. “Oğlum o tuttuğumuz balığı salmayacaktık… Yılanın ağzından aldığın balığı salmayacaksın…” Laflara bak…

Muhabbet kısa sürede büyüdü. “15 dakika sonra toplanır gideriz ufaktan, 40 dakikayı bulur varış. Yoldan da Doruk’u alıcaz.” İç ışıtan güzel çocuk gözümün önünde ‘herifleşmiş‘ti.  Büyüme şansına sahip olmadan, çekirdekten toksik bir erkeklik diliyle yetişen çocuklar…

Günlük hayatta sık karşılaştığımız bu sahnelerin büyük kısmı toplumsal cinsiyet rollerinin taklidinden ibaret, bir kısmı da ‘dilde‘ kalan şeyler. Ama yine de ortada bir gerçek var: Erkek çocuklar kadınların cinsel açıdan aşağılandığı, bunun dilde sürekli olarak yeniden üretildiği, gündelik hayatta değersizleştirildiği bir dünyanın içinde büyüyor. Bu kışkırtılan erkeklik, çoğu zaman gerçek hayatta karşılığını bulamayan bir imtiyaz duygusuyla birleştiğinde, ağır bir yalnızlıkla birlikte öfkeye, düşmanlığa ve çaresizliğe evriliyor. Öz yıkım da kolaylıkla yıkıma dönüşüyor.

Aileler ne kadar suçlu?

Bu saldırıları anlama çabası içinde ailelere, ebeveynlere belirgin bir rol yüklendi. İsa Aras Mersinli’nin annesi ve babası, ‘veliliğin ihmali‘ gerekçesiyle, taksirle adam öldürmeye sebebiyet vermekten, tutuklandılar. Birinci sınıf emniyet müdürü ve polis baş müfettişi babanın evde, çocuğun erişebileceği yerde ateşli silahlar bulundurması ve üstelik küçücük çocuğu poligona götürerek bunların nasıl kullanacağını öğretmesinin sorumluluğu çok ağır. Eğitimci anne ise çocuğun psikolojik sorunlarına dair okul tarafından yapılan uyarıları yeterince ciddiye almadığı gerekçesiyle, ihmalden tutuklandı.

Ebeveynlere dönük benzer tutuklamaların okul saldırılarının en sık rastlandığı ülke olan ABD’de de yapıldığına dair bazı bilgilere ulaştım. Meseleye yine de tekil örnekten çıkıp ebeveyn-çocuk-toplum ekseninde yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Evet, bazı durumlarda ebeveyn ihmalleri ağır sonuçlar doğurabilir. Ama kopuş sadece ‘kötü‘ ailelerde yaşanmıyor; daha ilgili, daha şefkatli ve donanımlı görünen ailelerde de çocukla bağ kaybolabiliyor.

Bu nedenle günümüz toplumlarında risk yönetimi de çocukların güvenliği de sadece aileye bırakılmaz, bırakılmamalı. Aile sorumluluğu elbette var ama sistem sorumluluğunun yerine geçemez.

Okullara silah nasıl giriyor?

Tüm bu tartışmalar arasında görece ikinci planda kalan bir diğer nokta da bu: Okula silah nasıl girdi? Denetim mekanizması nerede? Rehberlik hizmetleri gerçekten çalışıyor mu? Bu çocuklar okul içinde görünür müydü? Milli Eğitim Bakanlığı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Bu sorular sorulmadığı sürece de her şey ‘birilerinin hatası’ olarak kalır.  Krizler yönetilir ama riskler yönetilmez.

Bugün çözüm diye konuşulan şeylere bakınca da aynı daralma görülüyor. Daha fazla güvenlik, daha fazla denetim, daha fazla kontrol… Oysa bu tür olayları yalnızca bir güvenlik meselesi olarak görmek, esas meseleyi ıskalamak anlamına geliyor.

Bu zemini doğru biçimlerde tarif eden pek çok uzman yorumuna ve yazıya da rastladım. Ortak nokta şu: Bu tür şiddet davranışlarını yalnızca bireysel patlamalar olarak değil, içinde oluştukları toplumsal bağlamla birlikte düşünmek gerekiyor.

Çünkü bu davranışlar tek bir nedenden çıkmıyor; ailevi sorunlardan ekonomik sıkışmaya, akran ilişkilerinden kimlik arayışına, yalnızlıktan değersizlik hissine kadar uzanan bir zemin üzerinde şekilleniyor.

Olayın ilk günlerinde katıldığım bir televizyon programında söylediğim gibi: Diziler, anlatılar da bu çocuklar gibi gökten zembille düşmüyor. Etkileri elbette var ama etki düzeyleri tartışmalı ve domatesin kilosunun üç yüz lira olması da belki bir o kadar etkili! Hayatın kendisi de bir anlatı. Gündelik sıkışma, ekonomik baskı, geleceksizlik hissi, insanın dünyayla kurduğu bağı dönüştürüyor. Suçu görünür nedenlere yıkmak kolay ama görünür olanın üzerine konuşmak, görünmeyeni ortadan kaldırmıyor.

Bir zamanlar çocukluk miti ve gerçeklik

Bir de hızla devreye giren o tanıdık cümle var: “Bizim zamanımızda böyle değildi.” Bu cümle çoğu zaman bir tespitten çok, bir sığınak. Evet, bugün çocuk olmak daha karmaşık. Ama önceden de hiç kusursuz değildi. Bastırılmış duygular, görünmeyen şiddet biçimleri, konuşulamayan pek çok sorun vardı. En büyük fark belki de şu: Bugün bu sorunlar hem daha görünür hem de çok daha parçalı ve yoğun.

Bugünün yalnızlığı da basit bir yalnızlık değil. Internetin hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha fazla keşif ve anlam duygusu vardı, evet. Şimdi ise kalabalıklar içinde, sürekli bağlantı hâlinde ama bağ kuramayan bir yalnızlık biçimi var. Kendini ifade etmenin araçları artarken, anlaşılma ihtimalinin azaldığı bir yalnızlık. Bu yalnızlığın içinden neyin ürediğini konuşmadan, sadece dış etkileri saymak yetmez.

ABD okul saldırıları ve Türkiye’deki saldırılar

ABD’de yıllardır yapılan araştırmaların vardığı nokta önemli: ‘saldırgan profili‘ çıkarmak çoğu zaman işe yaramıyor. Asıl mesele, saldırıdan önce ortaya çıkan işaretleri fark edip doğru yönlendirebilmek. Çocuk şiddet niyetini sızdırıyor mu? Silaha erişimi var mı? Çevresi bunu duyuyor mu? Okulda davranış değişikliği fark ediliyor mu? Onu tutabilecek bir yetişkin ilişkisi kalmış mı?

Bu yaklaşımın önemli bir tarafı şu: Mesele sadece cezalandırmak değil, erken yakalamak ve müdahale edebilmek. Yani saldırıdan sonra değil, saldırıdan önce çalışan bir sistem kurmak. Bu soruların cevaplanabildiği yerlerde saldırılar belli ölçülerde önlenebiliyor.

Türkiye’de ise soru daha zor: Bu kadar kalabalık bir çocuk grubuna gerçekten rehberlik sunmak mümkün mü? Milyonlarca öğrencinin olduğu bir sistemde, her çocuğun gerçekten görülmesi ne kadar mümkün? Bu çok katmanlı büyük sorunla salt yönetmelik değişikliği yaparak, broşür hazırlayarak, okul önlerine bekçi koymak gibi önlemlerle mücadele edilebilir mi? Türkiye’deki sistem ne durumda, açıkları neler, bu açıklar nasıl kapatılabilir?

Bir çocuk şiddet fantezileri kurduğunda, bunu arkadaşına söylediğinde, öğretmen bunu nereye bildiriyor? Bildirdiğinde ne oluyor? Aile inkâr ederse sistem ne yapıyor? Çocuk psikiyatrisi desteğine erişim ne kadar mümkün?

Bu soruların net cevabı yoksa, önleme kapasitesi de sınırlı demektir.

Baştaki sorumuza dönüyoruz:

Ya bu da normalleşirse?

Asıl tehlike burada. Kadın cinayetlerinde gördüğümüz döngü tanıdık: Önce dehşet, sonra öfke, ardından failin hikâyesinin ifşası, “o da o saatte niye oradaymış?/o adamla ne işi varmış” imalarıyla dolu cinsiyetçi haber ve sosyal medya dili, mağdur suçlama eğilimi, ‘vaka‘ya duyulan merakın sönümlenmesi ve ‘bir sonraki’ cinayete geçiş…

Okul saldırıları da aynı döngüye girerse, en büyük felaket sadece yaşanan şiddet olmaz. Sürekli felaket atmosferinde yaşamaya alışmış bir toplumda, ‘merhamet yorgunluğu’na eşlik eden kanıksama hissi olur.

Şiddet, tekrarlandıkça yalnızca artmaz, aynı zamanda tanıdıklaşır.  Fazla tanıdıklaşan şey ise bir süre sonra üstüne düşünülmez hale gelir. 

Sorun sadece bu saldırıların neden olduğu değil.  Bundan sonra ne olacağı. Suçu hâlâ tek bir hatta arıyorsak -dizilerde, ailede, kimlikte, ideolojide- aslında hiçbir şeyi çözmüyoruz. Sadece kendimizi bir sonraki olaya kadar oyalıyoruz.

Şiddet hiçbir zaman tek bir nedenden doğmaz. Ama çoğu zaman tek bir yerde patlar. Biz o patlamaya bakıp yalnızca failin yüzünü görürsek, suçu mümkün kılan bütün gidişatı gözden kaçırırız. Usanmadan sormamız gereken soru şu: Bu çocukların düştüğü boşluk nerede? Ve o boşluk doldurulmazsa, sıradaki kim olacak?