Birçok insan bir kafede otururken podcast açıyor, yürürken kişisel gelişim videosu dinliyor, gece uyumadan önce ‘uyku skoru’na bakıyor. Sabah kaçta kalktığını, ne kadar odaklandığını, üretken olduğunu takip ediyor. Hayat giderek deneyimlenen bir şey olmaktan çıkıp yönetilen bir projeye dönüşüyor.

Ama modern insanın asıl yorgunluğu yalnızca çok çalışması değil. Kendisiyle kurduğu ilişkinin değişmesi. Pek çok insan kendisini yaşayan bir varlık gibi değil, düzenlenmesi gereken bir sistem gibi görüyor. Yani mesele başarı baskısından öte insanın kendi benliğine performans mantığıyla yaklaşmaya başlaması.
Bir dönem özgürleştirici görünen kişisel gelişim kültürü zamanla insanın içine yerleşen bir performans rejimine dönüştü. Eskiden insanlar toplumun beklentileri altında eziliyordu, şimdi birçok kişi kendi potansiyellerinin altında eziliyor. Baskı dışarıdan çok içeriden geliyor. İnsan kendine patronluk yapıyor. Ve bu yeni patron, eskilerinden çok daha acımasız olabiliyor.
Üstelik mesele daha üretken olmakla sınırlı değil. Birçok insan gelişen, farkındalığı yüksek, duygularını yöneten, bedenine iyi bakan, ilişkilerini doğru yaşayan biri olmak istiyor. Yani modern insan artık kişiliğini de yönetmeye çalışıyor.
Yaşamak yerine kendini yönetmek
Bugünün insanı çoğu zaman hayatı yaşamıyor; kendisini yönetiyor. Bu ikisi aynı şey değil.
Bir arkadaş buluşmasında bile zihnin arka planında bir değerlendirme sistemi çalışıyor: “Yeterince sosyal miyim?”, “Doğru tepkiyi verdim mi?”, “Kendimin en iyi versiyonu gibi görünüyor muyum?”
Bu durum zamanla spontane tarafı da aşındırıyor. Kişi yaşadığı şeyi doğal biçimde deneyimlemek yerine, nasıl göründüğünü yöneten bir yapıya dönüşüyor. Birçok insan kendi hayatının hem oyuncusu hem denetmeni gibi.
Bir restoranda bunu açık biçimde görmek mümkün. Masadakiler bazen yemeğin tadından çok, masanın nasıl göründüğüyle ilgileniyor. Birçok kişi anın içinde olmaktan çok, nasıl göründüğünü yönetmeye çalışıyor. Çünkü görünmeyen deneyim, modern kültürde neredeyse yaşanmamış sayılıyor.
Tam da burada çağın narsisizmi devreye giriyor. Eskiden narsisizm daha çok büyüklenmeci ve gösterişli bir yapı üzerinden düşünülürdü. Oysa bugünün narsisizmi çoğu zaman kırılgan ilerliyor. Birçok insan görünmek, onaylanmak ve yeterli hissetmek zorunda hissediyor. Çünkü görünmediği anda değersizleşeceğinden korkuyor.
Christopher Lasch yıllar önce modern toplumun bir ‘narsisizm kültürü’ yarattığını yazmıştı. Ama bugünün narsisizmi yalnızca kendine hayran olmakla değil, durmadan güncellenmek zorunda hissetmekle ilgili. İnsan aynaya artık denetleme refleksiyle bakıyor. Daha genç, daha fit, daha başarılı, daha farkındalıklı olması gerektiğini düşünüyor. Yani narsisizm artık yalnızca kibir üretmiyor; kronik bir yetersizlik hissi de üretiyor.
Çünkü insan kendisini projeye dönüştürdüğü anda, kendisine sevgiyle değil yatırım mantığıyla bakmaya başlıyor. Yalnızca ‘kim olduğunu’ değil, ‘ne kadar değer taşıdığını’ düşünmeye başlıyor.
Ve birçok insan kendisini bu kadar yönetmeye başladığında duygularını da kontrol etmeye çalışıyor.
Ruhu optimize etmek
Bu performans baskısı bedenle sınırlı değil artık; duygular da optimize edilmeye çalışılıyor. Üstelik ideal bedene ulaşma çabası da hâlâ tüm gücüyle sürüyor. Bugün buna bir de ‘ideal zihin’ ve ‘ideal ruh hali’ yaratma baskısı eklenmiş durumda. İnsan yalnızca mutlu olmak istemiyor; psikolojik olarak da kusursuz, dengeli, farkındalığı yüksek biri olmak istiyor.
Elbette insanın kendini anlamaya çalışması kıymetli. Yalnız farkındalık bir noktadan sonra bitmeyen bir analiz çalışmasına dönüşebiliyor. Bir ayrılık yaşayan biri artık sadece üzülmüyor mesela. Aynı anda kendi yasını da yorumluyor: ‘Kaygılı bağlandığım için mi böyle hissediyorum?’, ‘Travmam mı tetiklendi?’, ‘İçimdeki çocuk ne yaşıyor?’
Üstelik bu analiz hali her zaman derinleşme anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, duygudan uzaklaşmanın daha rafine bir biçimine dönüşüyor. Çünkü insan yaşadığı şeyi kavramsallaştırdığında, onu biraz kontrol ettiğini hissediyor. Duygu ise doğası gereği kontrolsüz. Belirsiz, dağınık, bazen anlamsız. Birçok insan hissetmekten çok, anlamlandırarak rahatlamaya çalışıyor.
Bu yüzden bugün birçok kişi acıyı bile ‘verimli’ yaşamaya çalışıyor. Ayrılık ‘kişisel gelişim fırsatı’, tükenmişlik ‘dönüşüm alanı’, yas ise ‘kendini yeniden keşfetme süreci’ olmak zorunda sanki. Oysa bazı acılar yalnızca acıdır. Hemen anlamlandırılmadığında da değersizleşmez. İnsan bazen yalnızca üzgündür, kaybolmuştur. Her duygunun hızla dönüştürülmeye çalışılması, yaşanan şeyi gerçekten deneyimlemeyi zorlaştırıyor.
Freud uygarlığın insanı dürtülerini bastırmaya zorladığını yazmıştı. Şimdiyse başka bir baskı var: Kendini geliştirmek. Bastırılmış insanın yerini optimize edilmiş insan aldı. Ve optimize edilmiş insan hiçbir zaman tamamlanamayan bir projeye dönüştü.
İnsan kendisini geliştirilmesi gereken bir projeye dönüştürdüğünde, eksiklik hissi de geçici bir duygu olmaktan çıkıp kimliğin merkezine yerleşiyor.
Sürekli eksik hissetmek
Teknoloji dünyasında ‘beta sürüm’ diye bir kavram var. Ürün hiçbir zaman tam bitmez; sürekli güncellenir. Bugünün insanı da biraz böyle yaşıyor. Hep yeni bir alışkanlık, yeni bir sistem, yeni bir dönüşüm planı var. İnsan kendi hayatını yaşamak yerine kendisinin deneme sürümünü test ediyor.
Öte yandan bu kültür sahte bir kontrol hissi veriyor. Dünya giderek belirsizleşirken insanlar en azından kendi bedenini, rutinini, uyku düzenini kontrol etmeye çalışıyor.
Ne var ki, bu gelişim fikri insanın benlik değeriyle iç içe geçmeye başlıyor; daha iyi uyuyan, daha iyi görünen, daha iyi hisseden biri olursa sonunda yeterli hissedeceğine inanıyor insan. Böylece gelişim arzusu bir ‘yetememe’ duygusunu besliyor. İnsan sevilebilir olmaya da performans üzerinden ulaşmaya çalışıyor.
Kültür insana durmadan şunu fısıldıyor: ‘Kendinin daha iyi versiyonu ol.’ İlk bakışta motive edici görünen bu cümle, zamanla insanın mevcut halini yetersiz hissetmesine neden oluyor. Çünkü hep daha iyi versiyonuna çağrılan biri, bugünkü haline hiçbir zaman tam olarak yerleşemiyor.
Tam da bu yüzden modern insanın özgüveni ilk bakışta göründüğü kadar sağlam değil. Kendisini durmadan inşa etmeye çalışırken, içten içe çökmekten korkuyor. Sosyal medyada kusursuz görünen birçok hayatın altında büyük bir kırılganlık olması biraz da bundan. İnsan artık sıradan görünmekten korkuyor. Çünkü sıradanlık görünmezlikle eş anlamlı hale geliyor.
Duyguların dili değişirken
Son yıllarda terapi dili gündelik hayata hızla yayıldı. İnsanlar artık yalnızca üzülmüyor; tetikleniyor, sınır koyuyor, ‘toksik ilişki’den çıkıyor. Psikolojik kavramların yaygınlaşması elbette önemli bir farkındalık yarattı. İnsanların kendi ruhsal dünyalarını konuşabilmesi küçümsenecek bir değişim değil.
Yalnız burada başka bir dönüşüm de var: İnsan hissettiği şeyi önce etiketliyor, sonra yaşıyor. Bir süre sonra kendi duygusuna bile dışarıdan bakan bir uzmana dönüşüyor. Klinik dil karmaşık duyguları yönetilebilir kılıyor belki ama, duygunun ham tarafını da törpülüyor.
Çünkü hayat her zaman kavramsallaştırılamaz. İnsan bazen yalnızca kıskanır, anlamsız biçimde kırılır, açıklayamadığı bir boşluk hisseder. Her duygunun psikolojik bir etikete dönüşmesi, insanı kendi deneyimine yabancılaştırabiliyor.
Üstelik bu dil zamanla ilişkileri de dönüştürüyor. Ayrılıklar bazen yaşanamadan analiz ediliyor. Herkes birbirinin travmasını çözen amatör terapistlere dönüşüyor. Öte yandan bu yoğun psikolojik dil, insanın kendisiyle gerçek temas kurduğu anlamına gelmiyor her zaman. Bazen yalnızca duygunun etrafında dolaşmasına yol açıyor.
Kusursuz olmak değil canlı kalmak
Bir noktadan sonra insan kendini iyileştirmeyi öğreniyor. Fakat insan ruhu optimize edilmek için evrilmedi. Psikolojik canlılık biraz da kontrol kaybı içerir. Bazen yanlış seçmek, bazen dağılmak, hiçbir anlam çıkaramadan acı çekmek… Hayatın önemli kısmı optimize edilemeyen alanlarda yaşanır.
Bir çocuğun oyun oynarkenki halini düşünün. Verimli değil, sistemli değil, kendini geliştirmeye çalışmıyor, ama tamamen canlı. Yetişkinlikse giderek insanın kendi üstünde çalışan bir yöneticiye dönüşmesi gibi. İçimizde durmadan toplantı yapan bir performans departmanı var artık.
Bazı insanlar uzun zamandır kendilerini geliştiriyor ama uzun zamandır yaşamıyor.