Hiç gereği yok…
H

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

MURAT SEVİNÇ

Akıl almaz adaletsizliğin, eşitsizliğin, zorun yaşandığı bir halkoylaması süreci tamamlanmak üzere. OHAL koşullarında. İktidara angaje olmamış, maddi ya da  manevi çıkarı/beklentisi olmayan hiçbir yazar, hukukçu, siyaset bilimci, anayasacı bu oylama sürecinin adil ve demokratik olduğunu düşünmez, iddia etmez. Edemez. Ederse, mahcubiyetten insan içine çıkamayacağını düşünür.

Çok yazıldı çizildi. Herkes söyleyeceğini söyledi. Bekleyip göreceğiz…

Bu, halkoylaması öncesi son yazı.

Seçmen ayrımı yapmadan, kaç kişi okursa artık; bir iki hatırlatma yapmak isterim.

Değerli kardeşim, yalnızca şu son yıllara bir bakalım:

Örneğin üniversitede türban yasakları, o disiplin hükümleri, o mahkeme kararları, o uygulamalar yanlıştı. Yazıldı, çizildi; dönemin muktedirleri umursamadı.

Örneğin Ahmet Necdet Sezer’in tepesi atınca muhalefet partisi gibi hareket etmesi, konumunu unutması yanlıştı. Yazıldı, çizildi; muktedir olan umursamadı.

Örneğin 2007 yılında Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmesin diye AYM’ye baskı yapılıp aldırılan ‘367 kararı’ yanlıştı. Yazıldı, çizildi; muktedir olduğunu/olacağını düşünen umursamadı.

Örneğin o cumhurbaşkanı seçiminde AKP’nin hiçbir uzlaşma aramadan Gül’ü aday yapması da yanlıştı. Gerilimden kâr elde edilmeye çalışıldı. Edildi de. Marifet değil, yanlıştı. Yazıldı, çizildi; muktedir olmak isteyenler umursamadı.

Örneğin AKP’nin, 367 kararını fırsat bilip alelacele anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini sağlaması yanlıştı. Sistemi iyice içinden çıkılmaz hale getirdi. Yazıldı, çizildi; hayalini gerçekleştiren müstakbel muktedir umursamadı.

Örneğin aynen Refah ve Fazilet gibi, AKP hakkında açılan kapatma davası da, Kürt siyasal hareketinin partileri hakkında açılan kapatma davaları da yanlıştı. Sorunların bu yolla çözülmesi mümkün değildi. Yazıldı, çizildi; kendilerini muktedir zannedenler umursamadı.

Örneğin 2010 değişiklikleriyle AYM ve HSYK’nin tümüyle kadrolaşmaya açık hale getirilmesi yanlıştı. Değişiklikler bir dalavereydi. Yargı Cemaat’e hediye edildi. Ben etmedim. Bizim bakkal da etmedi. Kimlerin ettiği belli. Yazıldı, çizildi; artık muktedir olduğunu düşünenler umursamadı.

Vesaire…

Ve şimdi, anayasa tarihimizi, tüm yerleşik geleneklerimizi hırs uğruna ters yüz eden, eğer kabul edilirse üç beş ay içinde savunanları da pişman edecek bir değişiklik önerisi konuldu önümüze. Yine yanlış. Büyük yanlış. Yazılıyor, çiziliyor; muktedir umursamıyor!

Sittin senedir tanıklık ettiğimiz, ‘muhalif’ olanı ‘düşman’ gibi gören ve kendi sesinden başkasını duymayan kibirli devletlu hallerinden hakikaten gına geldi.

16 Nisan’da sandığa gideceğiz. 16 Nisan 2017 Pazar günü.

93 yıl öncesine gidelim.

Yıl 1924. Cumhuriyet’in ilk anayasası yapılıyor. Meclis, İkinci Meclis. İkinci Meclis, Mustafa Kemal’e muhalif olanların büyük ölçüde tasfiyesiyle oluşturulmuş. Bugünün terminolojisiyle, ziyadesiyle ‘yandaş’ ya da ‘sadık.’

Cumhuriyet’in ilk anayasasını yapan bu Meclis, yetkilerine kıskançlıkla sahip çıktı. Anayasa Komisyonu’nun Meclis’e sunduğu öneride, parlamenter sistemle bağdaşmayacak yetkiler vardı.

Öneride, cumhurbaşkanına ‘güçleştirici veto’ yetkisi veriliyordu. Isdar (Fransa cumhurbaşkanının sahip olduğu onay/uyma buyruğu yetkisi) yetkisi de.

Tüm askeri güçlerin (berrî, bahrî ve havaî) başkomutanlığı cumhurbaşkanına verilmek isteniyordu. Meclis’te tartışıldı. Recep (Peker) Bey’in önerisi kabul edildi. Ve denildi ki, “Başkumandanlık TBMM’nin manevi şahsiyetinden ayrılamaz, cumhurbaşkanı tarafından ‘temsil’ edilir.”

Önerinin 25. maddesiyle cumhurbaşkanına ‘tecdid-i intihabat’, yani seçimleri yenileme, yani ‘fesih’ yetkisi veriliyordu. Ortaya çıkabilecek sistem tıkanıklıklarını aşmak, gerekçe gösterilmişti.

Genel Kurul, cumhurbaşkanına fesih yetkisi veren öneriyi de tartıştı. Çok sayıda muhalif görüş vardı. Meclis, yetkilerinden ve üstünlüğünden fedakarlık etmek istemiyordu. Vekiller ulusun temsilcisi olduğunun farkındaydı.

Cumhurbaşkanına fesih yetkisi tartışılırken, Saruhan vekili Reşat Bey söz aldı ve Meclis’te hakim olan duyguyu, tarihe geçen şu sözcüklerle ifade etti: “Gazi Paşa Hazretleri katiyen emin ve müsterih olsunlar ki, millet yine kendi tabir ve tavsiyeleri veçhile, hakimiyetlerinden bir zerresini ismi ve makamı ne olursa olsun ve kim olursa olsun, hiç bir makama, hiç bir ferde tevdi ve teslim edilmeyecektir… Her yerde olduğu gibi buradaki temaslarımdan da anladım ki millet, hakimiyetini muhafaza hususunda büyük bir azim ve kudret göstermektedir (burada Mustafa Kemal’in millet egemenliği üzerine yaptığı hayli duygusal bazı ifadeleri naklediyor)… Kanaat-i kat’iyem şudur ki, farz-ı muhal olarak Allah Reisicumhur olsa, kat’i arzediyorum. Hâşâ… Melaike-yi kiram (büyük melekler) Heyet-i Vekile olsa, fesih salahiyetini verecek yoktur.”

Oylamaya 130 milletvekili katılır. 126 vekil ret oyu verir. Cumhurbaşkanına fesih yetkisine.

93 yıl sonra cumhurbaşkanına, fesih yetkisi ve daha fazlası verilmek isteniyor.

1909’dan bugüne sistemimizin hakim/üstün unsuru meclistir. 1924’teki vekiller, ulusun temsilcisi olduklarının farkındaydı ve milli egemenliğe halel getirmedi. Hemen hepsi Mustafa Kemal taraftarıydı. Ve hemen hepsi için meclis üstünlüğü ilkesi, Mustafa Kemal ya da bir başkası için feda edilmeyecek kadar kıymetliydi. Kanla, mücadeleyle, bir neslin yok olmasıyla, çekilen acılar, ödenen büyük bedellerle elde edilmişti. Yoktan var edilen bir Cumhuriyet’in harcıydı.

Ne yazık ki 93 yıl sonra, TBMM’deki vekillerin beşte üçü, ulusu temsil görev ve yetkilerine sahip çıkmadı.

Şimdi sıra yurttaşta.

Bu toplum yeteri kadar ayrıştı, ziyadesiyle yorgun. Sonu belirsiz maceralara, akıntıya karşı kürek çekmeye, hiçbir derdimize deva olmayacak fantezilere, aksine devasa ve çözümsüz yeni sorunlarla baş başa kalmaya, 2017 yılında, hakikaten gerek yok.

Muhtelif partilere oy veren yurttaş kitlelerinin tarihlerine, memleketlerine, yaşamlarına, geleceklerine sahip çıkacağı kanısındayım.

Sessiz milyonlar, seçimden seçime önüne sandık bırakılan milyonlarca insan, umuyor ve diliyorum, ‘Gerek yok’ diyecek 16 Nisan Pazar günü. Hiç gereği yok…