
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Dış politika geleneksel olarak seçkinlerin, bu alanda uzmanlaşmış bir avuç insanın kafa yorduğu, nispeten yalıtılmış bir alan kabul edilegelmiştir. Hele imparatorluklar çağında, milliyetçilik coşkusu kitleleri avucuna almadan önce diplomasi daha da bir centilmen sporu olarak algılanırdı. Kaleler, şehirler hatta memleketler hanedanlar arasında el değiştirir, iki şirket arasındaki bir kontrat hükmündeki bu gelişmeler halkların pek öyle ilgi alanına girmezdi. Zaten günden güne karnını doyurabilme, pamuk ipliğine dayalı hayatları sürdürebilme gailesindeki ortalama insanlar için bu tür işler lükstü.
Derken Fransız Devrimi, ardından Napolyon Savaşları geldi çattı ve Avrupa kıtasından başlayarak milliyetçilik dalgaları tüm dünyayı alt üst etmeye başladı. Devletler arasındaki ilişkiler bir takım politik seçkinlerin soğukkanlı hesap kitap işlerinden, kitlelerin kanını kaynatan ölüm kalım meselelerine dönüştü. 1870’te Prusya-Fransa Savaşı’nı başlatmak için Bismarck, Ems telegramını kamuoyuna sızdırıp, her iki tarafta da kitleleri kızıştırmayı başararak toplumları diplomasinin aracı haline getirmekle bir çığır açtı. Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda ve sonrasında dış politika, sıradan vatandaşları hem günlük gailelerden uzaklaştırmak hem de kendi devletlerinin hedefleri doğrultusunda harekete geçirmek için kullanıldı. Nasıl ki futbol İngiltere’de centilmenlerin sporu olarak ortaya çıkıp, sonra halk kitlelerinin çılgınlığı haline geldiyse, dış politika meseleleri de birdenbire gündemde ön sıralara yerleşiverdi.
Sonrasında yirminci yüzyılın korkunç kan banyoları düşünüldüğünde, bunun pek de iyi bir gelişme olmadığı sonucuna varılabilir. İnsanların birbirini imha kapasitesindeki artış kadar dış politikanın diplomatların soğuk kanlı hesap kitaplarından çıkıp, taşkın duyguların alanına girmesinin bu felaketlerde payı olduğundan söz etmek mümkün. Popülist politikacılar dünyayı siyah-beyaz, iyi -kötü karşıtlığıyla sunup halkları birbirine karşı kışkırtmakta pek hünerli olduklarından, ünlü tarihçi Hobsbwam’ın deyimiyle ‘aşırılıklar çağı’na giden kapılar böylelikle açılmış oldu ve kitleler diplomasinin hem nesnesi hem de öznesi haline geliverdi. Uygulanan politikaların toplumsal meşruiyetinin sağlanması için sıradan vatandaşın rızasının aranması, hem kamuoyu iletişiminin yolunu hem de siyasetçilere yeni bir rekabet sahası açtı.
Bizim memleketteki uygulamaya gelince, dış politikaya ilişkin konular geleneksel olarak ‘milli mesele‘ addedilip müzakere zemininin dışında bırakıldığı için, ne siyasi partiler ne de farklı siyasi aktörler uzun süre bu gündemin içine girebildi. Yabancı ülkelerle ilişkiler asker ve sivil bürokrasinin uhdesinde, iktidarlar değişse de aşağı yukarı doğrusal bir çizgide yürütüldü, ancak bu toplumun dış politika gündemine tamamen kayıtsız kaldığı anlamına gelmedi. 6-7 Eylül gibi bir hadise Türk-Yunan gerginliği üzerinden kamuoyunun kışkırtılması sonucunda gerçekleşti. Bunu takiben Kıbrıs meselesi her zaman kamuoyunda karşılığı olan, toplumun milliyetçi damarının sürekli beslendiği bir konu olageldi.
Soğuk Savaş yıllarının tamamına hâkim olan etkileşim, yukarıdan aşağıya, toplumun devlet eliyle koşullanmasına dayalı bir modeldi. Ne Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yeri ne de bölgesel politikaları ciddi bir tartışmanın konusu olmadı. Bu konuda rezervleri olan siyasi akımlar olmadığını söylemiyorum ancak bu gruplar genelde siyasi merkezin uzağında bırakıldı ve politika yapımında etkileri olmaması sağlandı.
Soğuk Savaş sonunda Türkiye’nin dış politikada yön arayışları, içeride de bu statik yapının tavsamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Özal’ın Cumhuriyet’in geleneksel politikasını statükocu bulan, Türkiye’nin bölgede daha aktif bir rol üstlenmesini öneren siyaseti, bürokrasiyle en ciddi gerilim maddelerinden birisi oldu. Birinci Körfez Savaşı’yla daha da belirgin hale gelen bu kırılma, Özal sonrasında bir süreliğine uykuya yatsa da Adalet Kalkınma Partisi iktidarı ile birlikte daha güçlü ve sürekli bir biçimde geri döndü. İlk yıllarında Türkiye’nin Batı yönelimiyle pek bir sorunu olmadığı izlenimini veren iktidar daha çok Türkiye’nin emperyal geçmişiyle olan kopuşa ve bunun İslam coğrafyasıyla aramıza mesafe koymamıza yol açtığına hayıflanmaktaydı. Geleneksel Cumhuriyet politikalarının Ortadoğu’ya sırtını döndüğü gibi ancak kısmen doğru bir varsayımdan hareketle, bu açığın kapatılması öneriliyordu. Bu aynı zamanda ‘monşerler’ eliyle yönetilen elitist diplomasinin halkın ve onun temsilcilerinin eline geçmesi demekti. Buradan hareketle Adalet Kalkınma Partisi’nin en başından beri İslamcı bir dış politika izlediği iddiasında bulunduğumuz sanılmasın, zira bürokrasi içindeki en büyük tartışmalara yol açan hamle Kıbrıs’taki Annan Planın desteklenmesi, hiç de bahsi geçen ajandayla bağlantılı değildi.
İktidarın dış politikasındaki ideolojik ve popülist tonlarının daha belirgin hale gelmesi büyük ölçüde Arap baharıyla beraber gözlemlenmeye başlandı. İlk defa somut olarak Cumhuriyet’in geleneksel politikalarından sapma ve bunu test etme imkanı bulan hükümet, bu yeni yaklaşımı Türkiye’nin tarihi misyonuna ve bölge halklarına karşı sorumluluklarına dayandırmaktaydı. Böylelikle Kıbrıs gibi milli davalarımızın dışında bir gündem için kitlenin mobilizasyonu sağlanmaya çalışıldı. Bu bakışa göre Türkiye, on yıllardır emperyal güçler ve onun işbirlikçileri tarafından baskılanan kimliğine rücu ediyordu ve bölge halkları da bizi muhabbetle kucaklayacaktı.
Uluslararası dinamiklerin bizimkilerin hesapladığı gibi tecelli etmemesi bu inisiyatifin amacına ulaşamamasına yol açtı ancak dış politikanın gündemin parçası haline gelmesi sayesinde bu defa iç siyasetin tanzimi amacıyla kullanılabildi. Mısır’da Mursi karşıtı darbenin içeride şaşılacak kadar büyük bir infiale yol açması, dış politikadan çok bizim dinamiklerimizle alakalıydı. Tarihimizde ilk defa dışarıdan darbe ithal edip bunun mağduriyetinden istifade ederken neyse ki 15 Temmuz’la birlikte bu ihtiyaç ortadan kalktı. Ancak bu tür gündemlerin iç siyasetin malzemesi haline gelmesi, dışarıdaki manevra yeteneğini kısıtlayan katılıklar da yarattı. Bundan dolayıdır ki Türkiye bıçak kemiğe dayanıp Doğu Akdeniz’de karşımızda neredeyse tüm komşularımız bir cephe oluşturana kadar pozisyonunu değiştiremedi. Keza Suriye iç savaşında alınan pozisyonun kemikleşmesinin sebeplerinden bir tanesi de iç kamuoyunda bu meselenin ele alınma biçimi oldu.
İktidar dış politikada şahin tutumun, milliyetçi söylemlerin kamuoyuna pazarlanması konusunda çok daha başarılı oldu. Fırat’ın batısında ardı ardına gerçekleştirilen operasyonlar içeride yeni fetihler olarak pazarlanarak, Adalet Kalkınma Partisi’nin yeni ittifakıyla da uyumlu bir damar yakalandı. Buna benzer bir manevrayı 1974 yılında Ecevit denemiş, ‘Kıbrıs fatihi‘ sıfatıyla seçimlere gidip ortağı MSP’den kurtulmaya çalışmış ama iktidarı kaybettiğiyle kalmıştı. Bugünkü hükümetin eldeki daha mütevazi kazanımları pazarlamakta daha usta olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Öte yandan Mehter Marşı’yla gittiğimiz Doğu Akdeniz’den usul usul geri dönüşümüzü, elindeki medya gücüyle gözlerden kaçırmayı becerilebiliyor. Bu haliyle dış politikanın yapımından çok daha fazla iletişiminde başarılı bir iktidarla karşı karşıyayız.
İçine girmekte olduğumuz seçim sathı mailinde iç tüketime yönelik yeni dış politika manevraları beklemek sanırım yanlış olmaz. Öte yandan fütuhatçı, saldırgan bir çizginin içeride müşterisi çok olsa da Türkiye’nin girdiği yeni rotada başını ağrıtma ihtimali yüksek görünüyor. Mevcut koşullarda önümüzdeki dönemde dış politikanın bizatihi kendisiyle içerideki algısı arasındaki makasın açıldığını görebiliriz. Dolayısıyla hükümetin ne söylediğinden çok ne yaptığına odaklanmak, giderek daha da önemli olacak.