
MEHMET FAZLI GÖK
fazligok@diken.com.tr
@fazlgok
Gördüğüm her detaya büyük bir hayranlıkla Beyoğlu’nda yürümeye devam ediyorum. Başka semtlerde yaşama gafletine düşmüşlere dizini dövdürtmeye yeminliyim. Fakat içtenlikle şunu söylemem gerek, bir anda aklıma gelen ve neredeyse tek oturuşta yazdığım geçen haftaki yazıdan sonra bütün hafta ikinci yazının ne olacağı heyecanıyla gezindim.
Ben bir başka bendim. Yürüyüşlerimin ritmi, bakışlarım, başımın dikliği değişti. Beyoğlu’ndaki her şey, dükkanlar, binalar, insanlar, restoranlar, barlar, lokumcular, turist eğlendiriciler, tramvay, tarihi bir apartmandaki bir dirsek, şu veya bu sokak benim bakışıma muhtaçmış, benim kalemimden yazılmak için öylece bekliyormuş gibi göründü. Hadi bakalım, gösterin kendinizi biraz, bir şeyler yapın, bu haftaki pazar yazıma bakalım hanginiz gireceksiniz, oynayın, biraz jonglörlük lütfen.
Tam bir güç zehirlenmesiydi. Mağaza camı yansımalarında yürüyüşümü, duruşumu pek beğendim. Sonra böyle hissetmek suç işlemek gibi geldi. Bu sırada günler ilerledi. Haftasonuna doğru gelirken bu her şeyin yazılabilirliğinin yükü sırtıma bindi. Heyecanım endişeye dönüverdi. Başımın dikliği bu sefer hüzünlendirici şekilde değişti ve mağaza camı yansımalarında yürüyüşümün kamburlaştığını gördüm. Demek ki dedim, tek atımlık bir kurşunum varmış.
Az daha bir hata yapıyordum. Şöyle, Galatasaray Lisesi’ni çevreleyen bir duvar var. Yüksekliği diyelim ki 10 metre. Bir cephesi Cezayir’e inen Yeni Çarşı Caddesi’nde, diğer cephesi Turnacıbaşı’nda. Bir yakınımın evine gidiyorum sık sık, salon penceresi Yeni Çarşı’daki duvarı görüyor. Evinin salonundan bu duvara baktım, baktım, kuş yuvaları var, yeşillenmeler var, baktım, baktım ve ikinci yazıda işte böyle kimsenin görmeyeceği bir değeri gören, ‘Perfect Days’ dinginliğinde, herkesin yanından geçip ıskaladığı ama bilmem kaç yıldır orada duran bir duvarı anlatayım dedim. Neyse ki kısa süre sonra bunu fazla niyetli ve zorlama bulup vazgeçtim.

Demek istiyorum ki, çok tantana ettim. Boş gürültü çevirdim. Altı üstü bir Beyoğlu yazısı. Neyse ki evet, sorun çözüldü, hafta içi bir sabah Tarihi Cihangir Simit Fırını’nda kahvaltı yaparken bu yazının girişini buldum. Poğaça kemiriyordum. Birden, poğaça yerken olmayacak bir şey oldu, içime tarifi zor bir mutluluk çöktü. ‘İnsanın dışarıda tantanasız bir kahvaltı yapabilmesi ne de zor’ diye düşündüm. Ben yapabiliyorum. Ne kadar şanslıyım, ne kadar güzel hayat. Basit, günün bu vaktinde olması gerektiği gibi. Garip reçeller yok. Küçük küçük milyon tabak, ıvır zır, ölü doğmuş bir omlet, orada olduğu için mutsuz bir Nutella yok. Muhteşem Süleyman kostümü giymiş de fotoğraf çektiriyormuş gibi hissetmek, sevinelim diye sınırsız çay, bir hercümerç, yok.
Bir simit, bir karper ve bir de çay, teşekkürler. Tarihi Cihangir Simit Fırını’nı Beyoğlu Cihangir’e yolu düşenlere şiddetle öneririm. 24 saat açık. Gözlemlediğim kadarıyla buraya yakın oturanların vücutlarının nereden bakılsa yüzde 40-50’si bu fırındaki kavruk abinin elinden çıkmışlardan oluşur. Bildiğim kadarıyla mide yakmayan poğaçanın mucidi de bu abidir. Bakarsınız öğlen üç gibi sıcak simit çıkarmıştır. Gece bir buçukta ‘sosisli’ denilen, içinde tek parça uzun bir sosisin olduğu büyük poğaçası favorimdir. Acıbadem kurabiyesi, gül böreği, kruvasanı, simiti, açmaları, her mamülü enfes. 105 yıllık. Ankara’yı seven ve Ankara’da yaşamayı tercih etmiş bir arkadaşımın ben bu fırını andığımda kederlendiğini hatırlıyorum, bir kere tadıp unutamadığı çikolatalı açmadan 450 kilometre uzakta olduğu için.

Cihangir
Öyleyse yazıya gürültü çıkarmadan istediğim yerden devam edeyim. Çoktan eskidi mi bilemiyorum, TRT’nin dizi film platformunda ‘Cihangir Cumhuriyeti’ diye epey konuşulmuş bir dizi var. Tamamını çıkar çıkmaz izledim. Üzerine yazılan ne bulduysam okudum. İktidarın propagandası olduğu söylenmiş, ucube denmiş, lümpenliğin lümpence eleştirisi denmiş, Nevşin Mengü, YouTube kanalında, “Diziyi izledim. Tavsiye ederim. Siz de izleyin, ‘Bu modern laikler ne kadar da yoz, ne kadar da beş para etmez insanlar’ demek için dizi yapmışlar” diye konuşmuş.
İlk elden katılmak gelmiyor içimden. Bir tarafa diziyi bir tarafa bu eleştirileri koyduğumuzda karşılıklı bir sevgisizlik dikkat çekiyor. Karşılıklı bir tiksinmişlik hatta.
Dizinin ne anlattığını, karakterlerini sıralayıp yazıyı hantallaştırmayayım. Çok özetle, Cihangir’de yaşayan bir grup insanın düştüğü haller. Fakat bu hikayenin insanları gerçekten de, benzerine ancak propaganda anlatılarında denk gelinecek ölçüde sevgisizlikle yazılmış. Yine de ne anlattığını anlamak için iyi niyeti, anlayışı sürdürelim. Dizi ne diyor?
Diyor ki, bu insanların yaşamı ‘gerçek’ değildir. ‘Gerçek’ bir şeye sahip olamamışlardır. Mesela gerçek bir aileye, çocuğa, bir inanca… İnanma girişimleri vardır, ama bu, bilinen dinlere inanma çabası şeklinde görülmez. Cihangir’de maneviyat New Age’de, tütsüde, Uzakdoğu’da aranır. Gelgelelim bu çabalar yetmiyor olacak ki, maneviyatsızlık içinde sürgit birbirlerinin kötülüğünü isterlerler. Kendileri çocuk sahibi olmadığı için yakınlarının da çocuk sahibi olmasını istemezler, bu türden istekleri de sözümona hor görürler. Yine de içlerinden yaşlı frankofon olanı, hiçbir şeye sahip olmadığı hayatında ‘bir çocuğu olduğunu yıllar sonra öğrenme’ hikayesinde hayatının anlamını bulur gibi olur. Tabii, çocuğu olduğunu öğrendiği için değil, nihayet anlatacak ‘gerçek’ bir hikayesi olduğu için! Ve spoiler vermekten çekinmiyorum, dizinin sonunu Cihangirliler arasında en mutlu bitirense ‘çocuk isteyen kadın’ karakter oluyor. Yoksa dizinin yaratıcıları buna ‘ne istediğini bilmek’ mi derdi? Emin olduğumuz şey AKP’nin aile bakanının bu epifaniye itiraz etmeyeceğidir.
Hakikaten beş para etmezmiş bu insanlar. Hayatta hiçbir şey değillermiş. Kendi mutsuzlukları içinde hem birbirlerinin kötülüklerini istiyorlar hem de habire birbirilerini de yüceltiyorlar. O kadar bir şey olamamışlar ki, övüldüklerini duyduklarında ilk tepkileri ‘Yok canım’, ‘Yok ya’… Zavallılar!

Peki niçin anlatıldı bütün bunlar? Düşündüm, dizinin pek çok sahnesinin geçtiği Akarsu Yokuşu’nun sonundaki kafede kahvemi yudumluyordum dün, düşündüm.
Hikaye bir semtte yaşayan insanları aldı, yerden yere vurdu. Altından kalkılamamış final bölümüyle diğer dokuz bölümde kaskatı ve budala duran tipler bir anda dönüşecek gibi oldu, ama pek inanmadık.
Neden anlatıldı bunlar? Gece yarısı evine yabancı bir adamla sarhoş dönen bekar kadın, bir ara elini yüzünü yıkamaya gidiyor, döndüğünde adamı koltukta sızmış ve pantolonuna işemiş buluyor. Neydi bu, ‘evine erkek atan kadının’ mahvı mıydı? TRT’nin platformunda izledik bunları.
Anlayışımı kaybediyorum, diye düşünüyorum. Neredeyse kestirip atacağım, diyeceğim ki, “Propaganda bu!” Bazen de şunu demek geliyor içimden: “Kim kırdı bu dizinin yaratıcısı insanların kalbini!”
İnsan herhalde olsa olsa kalp kırıklığıyla böyle bir mücadeleye girişir. Ben Cihangir Cumhuriyeti’nin mücadelesini bir intikam girişimi olarak yorumladım.
Fakat evin reisi tarafından zaten azarlanmaktan perişan olmuş bilekleri incecik bir çocuğun suratına sert bir yumruk atmak gibi de gördüm. Hem de evin reisini arkasına alarak. Ayıp değil mi? Ne olsun istiyorsunuz? Yoga da mı yasaklansın?
Tophane
Böylece oturttum yazıyı kafamda. Önce Tarihi Cihangir Simit Fırını, sonra Cihangir Cumhuriyeti. ‘9’ adındaki dün oturduğum kafe, civarın en iyi kafelerinden biri bana kalırsa. Şık bir yer, görece tantanalı, ama içerisi hem bir date hem de çalışmak için uygun nadir kafelerden. Oturulabilir.
Dün Ramazan başladı. 9’a iftar vaktine yakın oturmuştum. ‘Allahsız’ Cihangir’e Ramazan gelmemiş gibiydi, diğer cumartesilerden bir cumartesiydi. Bir yuvarlak çizdim hemen hemen, biraz dolaştım.

Tophane’ye inmek geldi aklıma. Boğazkesen üzerinde dar bir sokaktan girip arkalardan Kapıkulu Sokak’a vardım. Çok güzel bir sokaktır. Sola dönüp Tophane meydana ulaştım.


Tophane Ramazan’ın ilk gününde görmeyi beklediğim gibiydi. Beyoğlu’nda beş dakikada dünya değişiyor. Aidiyetse, işte Cihangir Cumhuriyeti’nin eksikliğine dikkat çektiği aidiyet buradadır. Bir ara Kumbaracı’daki duvarlarda “Seni başkan yaptık” yazıyordu, hala var mı bilmem.
Ne kadar uzun bir yazı oldu! Bitiriyorum. Tophane’den Karaköy iskeleye gidip bir banka oturdum. Yürürken, ‘aile dediğin Tophane gibi olmalı’ diye bir düşünce geçti aklımdan ama dizidekine benzer bir felsefe üretmek, yaşama bir tarif yazmaktı.
Yine de söylemeden de edemeyeceğim, evine attığı sarhoş adamı koltukta altına işemiş bulan kadının deneyimi, başına gelenlerin çeşitliliği, hataları, yalnızlığı, kıskançlığı, çaresizliği veya en sonda geri dönülmez şekilde batırmışlığı ne kadar insanca, bu hatalar ne kadar gerçek, aman Allahım ne kadar ‘gerçek’ bir yaşam bu, diye düşündüm Karaköy’de bir bankta otururken.