
Meşerret Şerbetçi
@dikencomtr
meserretserbetci@diken.com.tr
‘Cihangir Cumhuriyeti’, TRT’nin dijital yayın platformu Tabii’de geçen hafta gösterime girdi. Ardından bir tartışmadır başladı: Kültürel hegemonya, Ayşe Barım, dizide yer alan oyunculara tepki gösterme, Cihangirlileri küçümseyen senaryoya öfke ve bir de dizinin yaratıcısının ‘Ahlat Ağacı’ ile ‘Kuru Otlar Üstüne’ filmlerinin ortak senaristlerinden Akın Aksu olması.

Açıkça söylemem gerekirse diziyi hiç izlemeye niyetim yoktu. Hatta bir arkadaşıma dizinin tanıtım metnini gönderip bu ne şimdi dedim, yalan yok: “Sözde entelektüel bir hayat sürerler.”
Ha bir de Akın Aksu’yu nasıl biliyoruz: ‘Kutsal Motor’ programında sanırım sunucu Zeynep Ocak bu dizinin çekileceğini duymuş, Aksu için “O Çanakkaleli değil mi” demişti.
Şimdi tabii adamın nerede yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz, Çanakkale’de oturup Cihangir dizisi de çekebilir. İstanbul’da oturup taşra filmleri de yazıyorlar, bu bir sorun değil.
Ancak Aksu, Ocak’a o kadar kötü ve hadsiz bir mesaj atmış ki, ben de sonradan gördüm, ‘sana o lafları yediririm’li cümleler havada uçuşuyor. İşte dizide sinema camiasını eleştirdiğini, hatta Zeki Demirbukuz ve Nuri Bilge’leri de elekten geçirdiğini söylüyor. (Üslup sorunu denip geçilemez.) Tabii Nuri Bilge’nin de Cihangir’de yaşadığını atlamamak lazım.
Şimdi bütün bu olayları bilerek ve TRT’den pek de bir şey beklemediğimden izlemek istemedim. Zaten vergilerimiz gidiyor, bir de Tabii’ye mi üye olacaktım?

Birkaç gün önce dizi hakkında konuştuğum o arkadaşım bana izlememi önerdi, belli ki görüşlerimi merak ediyordu. Onun deyimiyle bu dizi ‘Gassal kadar ucuz bir iş değil, ama Aksu’nun kompleksleri ve Cihangir nefreti sanırım yapımı da aşıyor’.
Bu hafta içi ufak ufak izlemeye başladım, sonlara doğru bunaldığımı bazı yerlerde yarım bıraksam mı dediğimi de itiraf etmeliyim. Nihayetinde bitti fakat dikkatimi çeken birçok ayrıntı da vardı.
Dizide bir sürü karakter var, daha doğrusu tip. Bazı yerlerde karakterler o kadar derinleşemiyor ki özellikle kadın karakterler, neyi niçin yaptıklarını anlamak için bin dereden su getirmek gerekiyor. Erkeklerse durmadan konuşuyorlar. Bazı yerlerde Nuri Bilge Ceylan, Cihangir dizisi çekmiş diye düşünmeden edemedim. Ama bu lafı senaryo anlamında söylüyorum. Çünkü dizinin yönetimi ve estetiği o kadar iyi değil, hatta biraz zorlama. Onca paraya rağmen sadece senaryoya yaslanan bir iş.
Gelelim dizide oynayan oyunculara ve Ayşe Barım meselesine. Dizi zaten yayına hazırlanıyordu, Ayşe Barım (Sektörde tekelleşmeye neden olduğu iddia edilen menajer Barım, daha sonra Gezi eylemlerine iştirakten tutuklanmıştı) olayına denk mi getirildi yoksa her şey tesadüf mü bilemiyorum. Bu ülkede her şey hem mümkün hem değil.
Dizide yer alan oyuncular hakkında diyebileceğim tek şey birkaç hafta önce sektörde tekelleşmeyi belli oyuncuların dışlandığını konuşuyorduk. Bir oyuncusunu başrol olarak veren menajerin diğer dört rolü ve beş rolü de kendi oyuncuları arasında pay ettiğini, çoğu oyuncunun bu nedenlerle sektörden uzaklaştığını, tiyatro ve seslendirme yapmaya çalıştığını da konuşmadık mı, konuştuk? Kendine yer bulamayan ve ödeyecek kirası olan bu oyuncuların burada rol alması tuhaf gelmiyor, açıkçası. Ayrıca zaten bir ATV, Kanal D dizisinde yer alınca ne değişiyor ki? Yine iktidara yakın bir sermaye grubunun mecrasında bir yapımda rol alınıyor. Oradan da eleştirmek mümkün. Biz bu noktada şunu unutuyoruz, hepimizin geçim derdinde olduğunu.
Ancak elbette eleştirenlerin de haklı olduğu yerler var. Yıllardır hayatımızdan türlü kayıplar vermemize neden olan ideolojinin kendini ispatlama amacıyla çektiği bu yapımda yer almamayı seçmek de mümkündü.
Örneğin ben de bir devlet dairesinde memurluk yapmamayı, kamu yayın organlarında çalışmamayı seçtim, etrafımdaki birçok insan da öyle. Ama geçmişte seçen arkadaşlarıma o gözle bakmıyorum. Hayatın yükünü ne kadar sırtlanabileceğini bilmeden gel de bu yola gir demek, biraz anlamsız geliyor şu an olduğum yaşta. Gün görmüşlüğümün bana öğrettiği şey, artık hayatın o kadar siyah ve beyaz olmadığı belki de.
Şimdi geldik mi en can alıcı noktaya, hikayeye ve anlatılana.
Sahi bu kimin senaryosu?
Gençliğinde Paris’te yaşamış, entelektüel kavramına daha yakın Nedim diye bir karakter var. Birkaç düzgün ve sanatsal iş yapmış. Sonra yönetmenlik işlerinden el çekmiş bu adam, herkese mesafeli. Zaten dizi de Nedim’in sözleriyle başlıyor, birazdan izleyeceğiniz hikayede benim kim olmadığımı göreceksiniz diyor. Etrafında dostlarıyla mutlu ve biraz da tepeden bakan biri. Herkes etrafına yalanlar atarken o biraz uzak durarak kendini koruyor.
Nedim’in en ilgi çeken repliklerinden biri zamanında yurt dışına giden veya sürgüne gönderilen aydınlar hakkında dedikleri. Ona göre zamanında çoğu Paris’e giden aydınlar işte şarkılar, türküler filan yazarak o memleket hasretiyle hem kendilerini hem halkı harap etmiş. Dizinin yapımcısı belli olduğundan tabii ki o aydınların neden kaçıp gittiği pek anlatılmıyor ya da geçmişte ne olduğu. Burada siyaset yok. Olabilir mi ki zaten.
Dizide bir de yönetmenler sendikası olayı var. Sendika başkanlığını bırakmayan, derneğin paralarını cebe indiren bir yönetmen, onu arkasından eleştiren ve etrafında kümelenen bir yönetmen topluluğu, tahmin edildiği üzere çoğu da erkek.
Sık sık bir araya gelip derin mesleki sohbetler yapan bu adamlar, yurt dışına çıkıp memleketini eleştiren kişileri de konuşuyorlar. Avrupa’ya şikayet mevzusu uzun uzun konuşulup bir yere bağlanmıyor. Kökleri varken Avrupa’dan medet umanlar, diyelim. (?)
Diğer önemli tiplerden biri de Emir adında bir yönetmen. Kadın konulu filmler yapan, feminist çevrelerden destek isteyen, genç kadın oyuncularla onları filminde oynatacağı vaadiyle flörtleşen bir erkek. Filmini ulusal ve uluslararası festivallere sokmayı iyi bilen, stratejik davranan ama köylü ve taşralı annesinden de utanan bu kişi sonunda gemisini yüzdürmeyi başaranlardan biri oluyor.
Son olarak bahsedeceğim bir de Gültekin karakteri var. Eskiden muhalif geçindiği ancak sonradan İslamcı olduğu anlaşılan bu karakter, tekrar eski mahallesi Cihangir’e ve çevresine dönmeye çalışıyor ama olduramıyor. Kimse ona yanaşmak istemiyor. Zaten Cihangir çevresi onu ötelerken bütün tercihlerine rağmen Fatih eşrafı onu bağrına basıyor.
Kısaca bütün karakterleri anlatacak değilim ama fikir sahibi olmanız için değinmek istedim.
Kadın karakterleri konuşmak bile istemiyorum çünkü kimin neyi niçin yaptığını anlamak mümkün değil, yazılmak için yazılmışlar. Zaten bir kadınla konuşma üslubu bu düzeyde olan birinin senaryosundan çok bir beklentim yok.
Sadece diyebileceğim kadınlar depresyonda, en az erkekler kadar birbirlerinin arkasından konuşuyorlar. Ne istediklerini bilmiyorlar. Savruluyorlar. Aralarından bir tek çocuk yapmak isteyen Ülkü, biraz sonlara doğru toparlıyor.
Nedim’in de bazı bölümlerde bir çocuğu olma ihtimali onu hayata bağlıyor. Kısaca aile yılı mesajlarımızı alıp çocuk sahibi olmanın önemini de kavrıyoruz, hatırlatma için teşekkürler.
Neymiş bu Cihangir!
Zengin, konfor düşkünü, antidepresan kullanan kadınların ve alkolik erkeklerin semti. ‘Sözde entelektüel’ler yaşıyor orada. Hatta Aksu’nun deyimiyle Rusya’dan Cihangir’e köprü kuran Dostoyevski kılıklı adamlar (senaryodan hatırladığım kadarıyla) var bu semtte. Zeki ile Nuri Bilge’yi de elekten geçiriyorum demişti, hatırlatırım.
Dizide bütün dedikoduları X hesabından ifşa eden, yönetmenliği bırakmış bir karakter var. Aksu’da öyle bir öfke görüyorum. Hıncını almak için senaryo yazmış gibi. Yalnız büyük bir edebiyatçı edasıyla yazmış olduğu senaryo, belli bir ideolojinin perspektifinin sınırlarından bakıyor. Yani göstermek istediği şeyi platformun penceresine uydurmuş. Elindeki kumaşı o pencereye göre dikmiş. Ben istediğim yere iş yaparım diyen biri için elbette ki sorun yok.
Karikatürize edilmiş Arap turistler, yönetmen cenazesinde sıkıntıdan uyuyan imam, gözleme açan teyzelerin mutluluğuna akıl sır erdiremeyen Cihangirli kadınlar.
Bütün tuşlara basılmış bu dizi için ben de şunu soruyorum: Dizinin afişinde de yazdığı gibi “Bu kimin senaryosu?” Aksu’nun mu yoksa TRT ve Aksu’nun mu?
Büyük bir erdemlilik hülyasına kaptırmış biri var karşımızda, herkesten üstün görüyor kendini, Cihangir de sinema sektörü de ikiyüzlülüklerle dolu olabilir. Ama bu ülkede hayatın hangi kısmında hangi sektöründe dürüstlük hakim ki?
Brecht’in meşhur ‘Anladık iyisin‘ sözü geliyor aklıma ve sonra kendimce devam ettiriyorum aslında iyi bile değilken hem de.
İnsanın kendinde bir yere saplanıp kalması kadar kötü ne olabilir ki?
Arkadaşım arıyor nasıl buldun diyor diziyi, başlıyorum sizin için yazdıklarımı onun için anlatmaya. Hatta X’te gördüğüm bir paylaşım geliyor aklıma, “Seçme ve seçilme hakkımız gitmiş elimizden, abi boş ver kültürel hegemonya bizde” diyor gönderiyi yazan. Sahi böyle mi?
Ne hegemonyası diyor arkadaşım, “Ben bugün Ketebe’den kitap almak zorunda kaldım, sen biliyor musun” diyor.
Bilmiyorum, artık bildiğimi de unuttum bu ülkede. Sadece grileri gözden çıkarmıyorum, yanlışlar kadar.
Bir de ay sonu gelmeden Tabii platformu üyeliğimi iptal edeceğim, aklımda bu var şimdilik.