CHP sine-i millet dahil hiçbir yere dönemez (1)
C

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

MURAT SEVİNÇ

(Başlarken özel bir not düşmek zorundayım sanırım: Sayın okuyucu, biz atılır atılmaz sayın kurumumuzun sayın yönetimi ilk iş olarak sayın internetimizi kesip sayın e-posta adreslerimizi kapattı! Hemen o gece, 7 Şubat gecesi. Dolayısıyla o akşamdan itibaren ‘politics’ adresime gönderilen hiçbir mesajı okuyamadım ne yazık ki. 21 yıldır aynı adresi kullandığım için, yazıştığım insanların adreslerinden de oldum. Düzenli sohbet ettiğimiz okur arkadaşların ve öğrencilerin bilmesini isterim.)

2 Mayıs 2017, tarihi bir gün olarak hatırlanacak. 1924 Anayasası döneminden bugüne (en son İnönü’ydü) ilk kez partili bir devlet başkanı ile karşı karşıyayız.

Erdoğan, seçildiği günden bugüne gönlünün bir partide olduğunu söylüyor ve arada bir küçük imalarda bulunuyordu. Tabii hiçbir zaman hangi parti olduğunu söylemedi, tarafsızlık ilkesi gereğince!

Kişisel olarak AKP’ye sempati duyduğu, duyabileceği yönünde bazı kuşkularım vardı doğrusu. Bunun emarelerini görüyor ancak tarafsızlığından ‘ödün vermediği’ için yine de önyargılı  davranmak istemiyordum. ‘Niyet okuyor’ derler diye, bir şey de yazamamıştım! 2 Mayıs itibariyle sorun çözülmüş oldu neyse ki. Halihazırdaki Anayasa’ya göre ‘tarafsız davranacağına’ yemin eden ve bir siyasal partiye üye, ay sonuna doğru o partinin genel başkanı seçilecek; ezcümle, partilerden birinin başarısı/iktidarı için mücadele edecek bir ‘devlet başkanı’ var artık Türkiye’de.

CHP’ye geçmeden önce izninizle hemen ilk aşamada akla gelen bir soruyu da hatırlatmadan geçmeyeyim: Her şey bir yana, uzun süredir düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan ‘cumhurbaşkanına hakaret’ aracı, şimdi nasıl kullanılacak? Türk yargısına hiçbir şey ifade etmese de AİHM kararlarına göre zaten böyle bir suç olamaz, bunu bir yana bırakalım. Mayıs sonundan itibaren Erdoğan’a eleştiri yöneltenler, cumhurbaşkanına mı, yoksa bir iktidar partisi liderine mi yöneltmiş olacak. Eğer ilki kabul edilirse (ki muhtemeldir), muhalefet etmenin ‘kendisi’ artık bir TCK konusu haline gelecek. Ah, ne hoş bir ‘anayasa’ konusu daha!

Varlığıyla da yokluğuyla da sorun

Gelelim CHP ve sine-i millet meselesine. Uzun süredir farklı yurttaş örgütlenmeleri üzerinde duran ve klasik yapıların işlevlerini hızla yitirdiğini düşünen biri olarak, halihazırdaki partilerden herhangi birinden fazlaca beklentimiz olmaması gerektiğini savunuyorum. Bu yazıları çeşitlendireceğim için şimdi konuyu uzatmayacağım. Şu kadarını söylemek yeterli olur sanırım: CHP ya da bir başka siyasal parti, iletişim devriminin sermayenin içeriğini/bileşenlerini, toplumu ve dolayısıyla devleti dönüştürdüğü bir dünyada, bizlere ancak bir yüzyıl öncesinden, o yüzyılın araçlarını kullanarak seslenebilir. En hayati iletişim aracının radyo olduğu yüzyıldan. Daha fazlası, yapısal olarak pek mümkün değil.

Günümüzde giderek ‘partiler dışı’ yurttaş örgütlenmeleri popüler ve belirleyici oluyor; olacak da. Hâl böyleyken genelde partiler, özelde CHP üzerine yazılan her yazı, yapılan her değerlendirme, ister istemez elimizde başka bir araç olmadığından ve ‘doğmakta olan’ı henüz kestiremediğimizden. Okuduğunuz ve sonrasında gelecek diğer CHP yazıları da, geleceğe yönelik kurumsal beklentiler nedeniyle değil, önümüzdeki somut olgu bu olduğu için yazılıyor.

Bir süre önce Diken’de, değerli Mustafa Alp Dağıstanlı’nın CHP’ye tepkisini gayet güzel anlattığı yazı, CHP’nin bir ‘örgütlü pasiflik’ olduğu varsayımı üzerineydi. Katılmamak mümkün değil. CHP, varlığıyla da yokluğuyla da sorun olan bir parti. Ancak başka türlü olması da pek mümkün değil herhalde.

Öncelikle, yüzde 25 yani her dört seçmenden birinin oyunu alan bir partinin küçümsenmesi enayice bir tavır olur. Bu oranın içeriği ve niteliği başka bir yazının konusu olsun. Sayının kendisi başlı başına önemli. Çok partili yaşamda pek çok parti, yaklaşık olarak bu oranlarda oy alarak iktidar ya da iktidar ortağı olabildi. Hatta daha azıyla. Dolayısıyla CHP sistem açısından her zaman kilit önemde.

Ancak sol parti olarak bilinmesi, partinin solculuğundan değil, Türkiye’nin hayli sağ oluşundan kaynaklanıyor! Tarihi içinde birkaç büyük değişim geçirdi. Yani tek bir CHP’den söz etmek mümkün değil. Nitekim şu anki örgüt içinde dahi birden çok CHP faaliyette bulunuyor gibi. Güncel gelişmenin niteliğine göre o yüzlerden biri öne çıkıyor. Ancak parti içinde sol eğilimlilerin oluşu, eylemlilik açısından bir şey değiştirmeyebiliyor. Şu son YSK meselesi de açıkça gösterdi bunu…

İnsanlar sokağa çıkar ya da çıkmaz. Bu, sokağa çıkmak isteyen ya da istemeyenlerin bileceği iş. Ancak barışçıl gösteri yapmak isteyen yurttaş kesimlerine (CHP’li olan ve olmayan) karşı parti yönetiminin takındığı tavır (ki bu bazen hiçbir tepki vermemek şeklinde de olabiliyor!) örneğin Meral Akşener’den pek de farklı değil. Malum, Akşener “Sokak hak arama yeri değildir” buyurdu. Bu ülkenin yüzlerce fakültesinde ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı’, bir ‘anayasal hak’ olarak anlatılırken ve medeni dünyada milyonlarca insan söz konusu hakkı kullanırken! Ama ‘sağcılık’ en somut (ve anayasal) gerçeği dahi görmeyi engelleyebilen bir tür hastalık işte. Peki Akşener böyle düşünüyor da CHP ne diyor? O zaman Anayasa’dan bu hakları çıkarırsınız, siz de toplum da rahat eder. Buna mukabil o haklar orada durduğu sürece, hiç olmazsa böyle zırva sözler sarf edilmemeli.

Demokrat Parti’nin başardığı neydi?

Söz konusu tavır, Dağıstanlı’nın söz ettiği ‘pasifliğin’ o örgütlenmiş halinden. CHP tipi bir siyasal örgütlenme, sine-i millete dönemez. İstemez. İstese de yapamaz. Gerekli olup olmadığı başka bir konu tabii. Ancak DP (Demokrat Parti) yaptı; gerçi o da ‘lafını etmek’le yetindi ama bunu yapabilecek bir potansiyeli vardı ve nitekim çok etkili oldu.

Neydi DP’nin başardığı?

DP, kaçınılmaz olarak CHP içindeki muhalefetle kurulmuş bir parti. Doğumu, CHP parti grubu içinde dört önemli ismin (Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Celal Bayar, Refik Koraltan) verdiği önergeyle gerçekleşti. ‘Dörtlü Takrir’ diye bilinir. Tabii, 2’nci Dünya Savaşı ardından Türkiye’nin seçtiği yolda tek partiyle devam etmesi mümkün değildi. Bu nedenle İnönü, 1945’deki 19 Mayıs konuşmasında dolaylı bir anlatımla çok partili sisteme kapıyı aralamıştı. O önergeyi verenler, açılan yolda ilerledi. İnönü CHP’si çok partili yaşam yolunda cesaretlendirici adımlar atmayı sürdürdü ancak CHP’nin istediği, fazla baş ağrısına neden olmayacak bir muhalefet partisiyle ‘demokrasicilik oyunu’ sergilemekti.

İşte DP’nin özelliği, kurulduğu 7 Ocak 1946’dan itibaren CHP tarafından talep edilen ‘cici muhalefet’ rolünü reddetmesiydi. Kuşkusuz hukuk/düzen dışına çıkmamaya özen göstererek, son derce kararlı tavır sergiledi DP’liler.

Öylesine büyük bir halk (ve tabii aydın) iltifatıyla karşılaştı ki DP, CHP telaş içinde seçimleri erkene alarak 1946 seçim skandalına imza attı. Büyük rezaletlerin yaşandığı (açık oy gizli sayım gibi!) 1946 seçimlerinde CHP her yerde kazanmış görünmekle birlikte, bunun gerçeği yansıtmadığının farkındaydı. İşte sonrasındaki bir yıl, giderek güçlenen DP ile bundan ürken CHP arasındaki mücadeleye tanıklık edildi. Burjuvazinin iki kanadını (asker/sivil bürokrasi ile ticaret burjuvazisi/büyük toprak sahipleri) temsil eden partiler arasındaki mücadeleye.

Sine-i millet tartışması, bu gerilimli ve karşılıklı gövde gösterilerine sahne olan dönemin ürünü. CHP içindeki şahinlerin (başta Recep Peker olmak üzere) sürekli ithamlarıyla karşılaşan DP geri adım atmadı ve ilk büyük kongresinde ‘Hürriyet Misakı’nı kabul etti. DP’liler, güvenceli bir seçim yasasının yapılmasını, parti başkanlığı ve devlet başkanlığının ayrılmasını (!), idarenin yansızlığının sağlanmasını talep ediyordu.

Peki ya CHP kabul etmezse? İşte çarpıcı olan yan burası. Eğer bu talepler kabul edilemezse, DP Meclis’i terk edecek ve mücadeleyi milletin içine götürecekti. Türkiye’deki ilk parti monografisini yazan Prof. Cem Eroğul’un Demokrat Parti adlı eserinden aynen aktaralım: “…Bu hususta Demokrat Parti Meclis Grubu tarafından verilecek takrir kabul edilmediği takdirde meclis grubunu meclisten çekerek milletin sinesine dönmek kararını vermeye genel merkezi salahiyetli kılıyoruz. Bu takdirde CHP’yi kendi kader ve mesuliyetleriyle başbaşa ve büyük hâkim milletle karşı karşı karşıya bırakıyoruz.”

Son derece açık değil mi? İşte bu ‘demokratik tehdit’ sonrasında, iktidar her ne kadar çok tepki göstermiş olsa da hava tamamen değişti ve iki parti arasında arabuluculuk/yumuşatma çabaları sürerken İsmet İnönü, meşhur 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayımladı. İnönü bu metinle muhalefete güvence verdi ve “Kendimi her iki partiye eşit derecede vazifeli görürüm” diyerek atmosferi bütünüyle değiştirdi. DP için iktidara giden yolda ‘olabildiğince’ rahat siyasi faaliyet imkanı doğdu ve bu arada başta seçim kanunu olmak üzere bazı önemli reformlar gerçekleştirildi.

DP, sonrasındaki tüm güçlü sağ partilerin öncüsü olarak iktidarı, ‘söke söke’ alan bir parti. O devirde İnönü CHP’sine sine-i millet tehdidini savurmak ve kararlılıktan ödün vermeden başarıya ulaşmak hiç kolay iş değildi.

CHP’de bulunmayan iki önemli nitelik

İşte bugün gündeme gelen, daha doğrusu gelir ‘miş’ gibi olan tartışmanın kökeninde böyle bir ‘inat’ ve ‘kararlılık’la kendine ve seçmene duyulan güven var. CHP’de bulunmayan iki önemli nitelik. CHP’nin gerçekleştiremeyeceği bir eylem bu. Parti içinde farklı düşünenlerin bulunması, sonucu değiştirmiyor. İçindeki muhalifleri de heyecanlı seçmen kitlesini de iki günde edilgin hale getirmeyi başarıyor o ‘müesses’ zihniyet. Memlekette işler böyle gitmeye devam ederse, ‘o’ CHP’liler yıllar sonra Türkiye’nin haline bakıp ‘Borsayı düşünmek zorundaydık, sorumluluk duygusuyla hareket ettik’ diyecekler…

Kitap yazısı: Murat Sarıca’nın çok önemli bulduğum eserine dair ‘ilk’ yazıyı, ilgilenecekler için buraya bırakıyorum.