28 yaşında ölen Avusturyalı dışavurumcu ressam Egon Schiele’nin 1912 tarihli otoportresi.

Schiele, umutsuz bir azimle kendini seyreden bir heykele benziyor. Çarpık vücudunda hiçbir palette bulunamayacak çirkin renkler var. Kemikli bedeni girinti-çıkıntıyla biçimsizleşmiş. Bakışları içe dönük. Kendine-tehditkar. Bütün örüntüleri reddeden bir duruş bu.
Sanatçı rahatsızlık vermek istiyor. Boşluğu çağrıştıran bembeyaz fonun önünde, mide bulandırıcı bir görünümü var: Vahşi, yersiz-yurtsuz. Bütün sorular öznede hapsolmuş. Arayıp bulduğu soru işaretlerini acımasızca vücuduna batırıyor.
Schiele için kendini keşfetmenin bir yolu, bedeni ameliyata sokmak. Fakat doktor bu kez ‘neşter’ diye bağırmaz. Olsa olsa korku der, kaygı, öfke, çocukluk…
Her zamanki gibi, ince uzun parmaklarını makas yapmış Schiele. Alnı, çenesi, köprücük kemikleri, hepsi jilet gibi keskin. Bu hırpani adamı şefkatle okşamak isteseniz eliniz de kesilir, parmaklarınız da kanar. Kim bilir belki bir dokunabilseniz, çıt diye ikiye, üçe, dörde ayrılırdı. Ama onun durağanlığına dokunabilmek mümkün değil. Schiele, kendinin bile ulaşamadığı bir boşlukta duruyor.
Bedeni topografik bir haritayı andırıyor. Resme iyice yaklaşıp, didik didik, derisinin kıvrımlarında göz gezdirdikçe, başka renkler başka biçimler beliriyor. Her uzun ve düşünen bakış, yeni anlamlar doğuruyor. Bir yanılsama mı? Schiele’nin bedeninde yüzlerce mi Schiele var?
İkiye, üçe, dörde… Schiele parçalanarak, kendini parçalayarak çoğalıyor: Sığınak arayışına hayır! Çirkinleşerek ve giderek daha çok çirkinleşerek kendine meydan okuyor. Beckett’in karakterleri ne idüğü belirsiz sözcüklerle nasıl tükeniyorsa, Schiele’nin bedeni de eğri büğrü çizgilerle çözülüyor. Sağdan-soldan-heryandan saldıran bir boşlukta, kendinden eminlikten sürgün edilmiş bir yaratık!
Bir konuşabilse, Beckett’in sözcükleri dökülecek bıyıklarından: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun, yine dene, yine yenil; daha iyi yenil.”
Biliyoruz ki Schiele, Beckett’in yazılarına yetişemedi. Peki ya Beckett, hiç Schiele’nin bir resmine bakmış mıydı? Bu iki insan tarihte denk gelseydi, saatlerce konuşmadan yürür ve gecenin sonunda birbirini hafifçe selamlayıp ayrılırlardı.
Sonra Schiele bir sokak lambasının altında not defterini açar ve matruşka gibi iç içe geçen soruları anlatırdı:
‘‘Kendimi bütünüyle gördüğüm an, bakmak ve ne istediğimi bilmek zorunda kalacağım. Yalnızca içimde olup bitenleri değil; ne ölçüde bakabildiğimi, hangi yetilere sahip olduğumu, hangi gizemli bileşimlerden oluştuğumu ve benliğimin ne kadarının görünür, ne kadarının karanlıkta kaldığını da bileceğim.’’
Boynu Bükülmüş Otoportre, Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Leopold Museum’da sergileniyor.
