Norveçli ressam Edvard Munch’ın iki yakada farklı yankılanan bir ayrılığı resmettiği 1896 tarihli tablosu.

Munch duyguların dünyayı nasıl karartabileceğini akışkan renklerle tasvir ediyor. Bir aşkı yakasından tutup iki ayrı kıyıya savuruyor. Geriye kalan, sonsuz denize yönelmiş kayıtsız bir kadın ve siyahlar içinde boynu bükük kanayan bir adam. Ayrılık çanları iki yakada farklı duyuluyor.
Kadın upuzun beyaz elbisesiyle siyah ormana sırtını dönmüş. Duruşu dik, güçlü. Hissizliği yüzünden okunuyor. Bir ışığa, belki de güneşe yönelmiş. Rüzgar ondan yana; birazdan uçacak, dağılacak, göğe karışacak sanki. Altın sarısı saçları rüzgara karşı uzanıyor, uzanıyor…ve teselli edercesine başını okşuyor adamın. Siyahına basıp denize ulaşmadan önce…
Adam simsiyah bırakılmış, kadından kalan son beyazlar ceket kolundan sızıyor, kalbine acıyla bastırıyor. Resimde sarı-mavi-beyaz diye zincirlenen renk geçişleri, adamın siyahında kilitleniyor. Gözleri kapalı, ruhsal bir ağrının başında nöbet tutuyor gibi… Dünyayı görse ne fayda? Görmek isteyeceği bir şey yok. Önünde bir bitki ya da iki suret var. Yoksa kanayan kalbi mi?
Gelgelelim Munch için ayrılık sancısı, çok daha büyük bir varoluşsal huzursuzluğun, ıstıraplı farkındalığın parçası. Romantizmin yapışkan trajedisinden hayli uzak bir kopuş hali.
Munch için bu farkındalık, filozof Jean-Paul Sartre’ın ‘Bulantı’sındaki tutunacak dal yoksunluğuna benziyor. Göklerin gürlemediği, ellerin ve kolların sınırsız özgürlükle sallandığı, çaresiz, yanıtsız bir kendi-başınalık hali. Tıpkı kadının yöneldiği sonsuz deniz gibi varoluş, ölüm ve ayrılık: Bütünüyle belirsiz, bütünüyle anlaşılmaz.
‘‘Kaygılarım ve hastalığım olmasa bir dümensiz gemiye benzerdim’’ diyor Munch. ‘‘Acılarım, benliğimin ve sanatımın bir parçası. Benden koparılamazlar. Onları yok etmek, sanatımı öldürür.’’
Aslında ‘Ayrılık’, Munch’ın yaşamöyküsünden bir kesit. Henüz 21 yaşındayken, 1885 yazında Milie Thaulow’a tutuluyor. Kalbinden çıkan aşk okları, ne tesadüf ki, kuzeninin eşine isabet ediyor. Thaulow’la balıkçı kasabası Aasgaardstrand yakınlarında, tablodakine benzer bir ormanda gizli gizli buluşmaya başlıyorlar.
İlk aşk, ilk cinsel deneyim… Fakat Thaulow iki yıl sonra ayrılmaya karar verince deliye dönmüş Munch. İşte bu ayrılık, belki de aidiyetini yitiren aşk, yeni evini ‘terk edilmiş adam ve baskın kadın’ temasında bulmuş.
Bu tabloya bakıp da filozof-şair Oruç Aruoba’yı anmamak olmaz: ‘‘Yaşam, kopmadan kurtulamaz. Ama bağlanmadan da kopamaz. Yaşamında kurtuluş, hep, bağlanıp -kendini bağlayıp- sonra, hep, bağlarını koparman olacak.’’
‘Ayrılık’ Norveç’in başkenti Oslo’daki MUNCH Museum’da sergileniyor.
