Bir yanlışa işaret ederek başlayalım: Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Laiklik, kamusal hayata dair tüm düzenlemelerin dinsel kaidelerden arındırılmasıdır.
Bunun da ötesinde laiklik, bizim deneyimimizde halk ve yurttaş olmanın kurucu ögesidir.
Kamu işlerinde dinsel söylemler, semboller, din kaynaklı politikalar siyasetin bir uzantısıdır ve siyasal işlevler üstlenir. Yönetirken kullanılan bu araçlar iktidar mekanizmasını da onun toplumla ilişkilerini de dönüştürürler.
Burada ne tür bir siyasetten bahsediyoruz?
Bu siyasetin bugün için en temel niteliği ‘yurttaşlık’ kategorisini imkansızlaştırmasıdır. Kamu işlerinin dinsel ve mezhepsel bir yaklaşımla düzenlenmesinin yurttaşlığı anlamsızlaştıran iki etkisi olacaktır:
Birincisi; insanların belli bir dinin ya da mezhebin çizdiği çerçevede kamusal bir hayat yaşayabilmeleri, siyasal ve toplumsal düzlemde önce dinsel ve mezhepsel kimlikleriyle var olabilmeleri, toplumun sıradan üyelerinin dinsel ve mezhepsel hiyerarşilere tabi olmaları anlamına gelir. Çünkü dinsel düzen, hem dinin kendi içinde hem de dinler arasında hiyerarşi kuran bir düzendir. Öte yandan bu tür bir düzen, toplumun farklı üyelerinin kendilerini dinsel ve mezhepsel kategorilerle tanımlamayı reddetme hakkını tanımaz.
Vurgulamak istediğim nokta; Türkiye’de halk olmak, yurttaş olmak ve halk egemenliğini inşa etmek için laikliğin olmazsa olmaz olduğuydu. Bu nedenle laiklik, Cumhuriyet’in kuruluş momentinin en devrimci ilkesiydi.