Sahne açılır, oyuncu dekorun içinde dolaşmaya başlar. İlk cümleler önemlidir, ilk adımlar, ilk nefes alış ve sonrası gelir…
Seyirci sessizlikle, kahkahayla, ağlamak ya da gülmekle, alkış ve vedayla oradadır zaten. Sahne açılır ve sahneye çıkan kişi o sırada bir kadın adına söz almaktadır. Bir ev kadını. Herhangi bir evde, herhangi birimizin evdeki annesi gibidir kadın. Görmediğimiz gibi, bilmediğimiz gibi, görmeyi aklımıza getirmediğimiz gibi…
Her şeyin üstü örtülüdür orada, sahne dekoru saklayan bezlerle örtülüdür; beyaz örtüler, nesneleri bir kefen gibi sessizliğe gömmüştür. Çünkü evde kadın yoksa, nesnelerin işlerlik kazanması pek de görülmüş şey değildir, nesnelerin ev içindeki ölgün duruşlarına ve varlıklarına kadın can verir.

Onur Ünsal sahneye yukarıdan bakan reji masasından şarkılar söyledikten sonra seyirciler arasından sahneye çıkıp ilk cümlelerini düşerken, ölü halde yatan dekordan da ilk örtüyü çekti. ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri‘ oyununda, sahnede bize görünen ilk nesne bir elektrik süpürgesi oldu.
Bir ev kadını için olmazsa olmaz temizlik araçlarından en başta geleni bir elektrik süpürgesi olabilir pek tabii. Evdeki herkes geri dönmek üzere sabah evden çıkabilir, işe ya da okula gidebilir, avareliğe ya da kavga etmeye, meyhaneye ya da artık her ne halt edecekse gidebilir evden… Evde kalan annedir, anne evde kalır. Ev annenindir. Geriye kalan herkes evi konaklamak, doymak ve barınmak için kullanır. Geriye kalanların bu konforu ve rahatlığı için anne oradadır ve gereksinim duyduğu ilk şey elbette bir elektrik süpürgesi olabilir.

İşçi sınıfına mensup bir ailenin evidir gördüğümüz. O evdeki annenin sesi sahnede yankılanırken bir yandan da büyüyüp yedi nüfuslu hale gelen ailenin yemek masası çeker dikkatimizi. Aile bireylerinin yemek masası yedi farklı sandalyeden mürekkeptir. Türkçede buna yığma ya da çıkma diyoruz…
Edouard Louis kitabı ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri‘ sayfalarında, Ayberk Erkay aracılığıyla bize seslenmişti. Türkçesini okuduğumuz kitabı, bir de tiyatro oyunu olarak sahnede görmek olan bitenle, sessiz kalan ya da farkında olmadığımız karanlıkla, emek ve çabayla yüzleşmemiz için yeni bir alan açtı hepimize.
Sahnede bir anne ve görünmeyen sözcükler

Onur Ünsal çıktı sahneye ve bir anneyi oynamaya başladı. Oynadı demek haksızlık olabilir, Onur Ünsal sahneye çıktı ve anne olma hallerini yaşayarak seyircilere aktardı. Sessizlik, oyundan aklımda kalan ilk anlar hep sessizlik oldu. Ölü evi gibi bir sessizlik, oyun izlemeye değil de taziyeye gelmişiz gibi bir duygu. Sahnede dolaşıyor ve kalbi kırık nesnelerin üstündeki beyaz örtüleri tek tek kaldırıyor Onur Ünsal. Dekor artık iyiden iyiye görünür hale gelince de oyunun ritmi giderek yükselmeye başlıyor…
Sahnede bir ekran var. Annenin fotoğrafını o ekranda görüyoruz oyun başlamadan önce. Oyunun başlarında ve devamında anne masayı kuruyor, bulaşıkları yıkıyor, hamur yoğuruyor, yerleri siliyor, çamaşırları asıp topluyor… Bitmeyen bir döngü, bitmeyen bir döngü, bitmiyor bu döngü; anne o görünmez emeğiyle sahneye çakıp üzerine yapışan işleri her gün tekrar etmek üzere ailesi için varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bunu yaparken yaşadıklarının ne kadar farkında, emin değiliz..
Ekranda görüyoruz Onur Ünsal hamur yoğuruyor. Kameraların yeri ve açısı değişiyor. İlk sahnede sadece yaptığı iş yansıyor ekrana, içimden dedim bu açıda bir sorun var, en iyisi ekrana değil sahneye, oyuncuya bakmak. Ama sonraki açılarda ve işlerde de Onur Ünsal’ı değil yaptığı işleri görüyoruz. Anne evin içinde ve çabalıyor.

Burada oyuncunun bedenine takılıp kalmanın, anlatılan hikâyede yetersiz ve klişe kalacağını düşünüyor insan. Emeği büyütmek ve görünür kılmak için sahnede bütün olanakları kullanmak gerekiyor demek ki, anlatmak yetmiyor, oynamak yetmiyor, yaşamak bile yetmiyor bu karmaşadaki haksızlığı anlatmak için, yapılan işi ayırıca göstermek de gerekiyor.
Onur Ünsal bir kadının ev içinde anne olarak nasıl köleleştiğine mercek tutarak bizi kendimizle yüzleştiriyor. Hangimiz annemizin yaptığı işleri ‘iş‘ olarak görmüş olabiliriz ki hayatımızda? Üstelik hepimiz için geçerli bir ayrıcalıktır ‘anne yemeği‘. Gideriz ve hazırdır masa. Ev temizdir. Uykusu ve rüyası bile temizdir o evin.
Bu nedenle evin içine hapsolan kadının/annenin kayıp emeğine tanık olmamız için oyuncunun bedeni ve yüzünden bağımsız bir ekran gerekiyor ki, zaten her oyunda bizi başka bir nedenle terse yatırmakta mahir yönetmen Kemal Aydoğan bunu ziyadesiyle yapıyor.
Ezberin sancılı yıkımı

Şiirlerden, romanlardan, filmlerden aşina olduğumuz bir anne tipi var. Fedakâr, ailesinin üstüne titreyen, yemek ve temizlik yapan, cam silen, ütü yapan, evdekilerin sokağa çıktığında temizlik ve düzeninden sorumlu, eve döndüklerinde bu sorumluluk sürmekle birlikte Aliye Rona’yla Adile Naşit karışımı bir sentez geliyor aklımıza.
Ama o sentezin yaşadıkları ve kaybettikleri hakkında en ufak bir fikrimizin olmadığına tanık oluyoruz ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri‘ oyununda. Onur Ünsal trajediden komediye, komediden trajediye öyle keskin ve sert geçiyor ki, az önce attığınız kahkaha aniden boğazınıza düğümleniyor. Müziğin ve ışığın sahnedeki tamamlayıcılığı, oyunu daha bir görünür kılıyor.
Yeter deyip evden kaçmanın yollarını aramaya başladığında, önceliği evi dar edenin eşyalarını sokağa atmakta buluyor anne. Zehrolsun. Aşağıladığın, beğenmediğin, arkadaşsız, akrabasız, geleceksiz ve güvencesiz bıraktığın bir kadının geçen yıllar boyunca maruz kaldığı şiddet dönüp seni kendinle yüzleştirdiğinde artık gidecek yerin olmadığını da fark ediyor olabilirsin ama bunun için yeterince geç kalmışsındır.
Sokağa çıkmadan önceki devrimci durum
Çıkıyor sokağa, eli iş tutuyor, kendine ve çocuklarına bakmanın yollarını çoğaltıyor anne. İki evlilik ve beş çocuktan sonra taşradaki o köyden çıkıp Paris’te sevgilisiyle yaşamaya başlayan anne, evet oğluyla gittiği yemekte kaz ciğeri ve şampanya söyleyecek kadar kendini özgür hissetmek istiyor.
Sizin o saçma sapan toplumsal baskınız kimin umurunda? Sigortanız yatmadığında mahkeme kapılarında hakkınızı ararken, evdeki kadının ekonomik yoksunluktan dolayı susup katlanmak zorunda kaldığını aklınıza bile getirmediğiniz yerde başlıyor ve bitiyor ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri‘. Böyle bir zorunluğu yaşayan bütün kadınlar adına söz alıyor Edouard Louis ve Moda Sahnesi ekibi.
Kanırtmakla kalmayıp huzursuz etmeyi oyun bittikten sonra da sürdüren ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri‘ boyunca Onur Ünsal inanılmaz bir mesafe katediyor. Hamur açıyor, yerleri siliyor, ütü yapıyor, şarkı söylüyor… Ve bizi, yaşadıklarımızı, yaşarken görmediklerimizi ev içi emeğin görünmez yanlarını, bir kadının anne ve eş olarak, arkadaş ve yalnız bir insan olarak duvarlar arasında kalan ve konuşulmayan çaresizliğini vuruyor yüzümüze. ‘Babamı Kim Öldürdü’ romanı ve oyununda evdeki babanın kapitalizm tarafından nasıl sömürüldüğünü, geçirdiği iş kazası sonucu nasıl eve bağımlı kaldığını düşünüp iktidarların ve sermayenin acımasızlığına karşı bir sınıf kini güttüğümüzü inkâr edemeyiz. O devrimci dönüşüm üstüne kütle düşen bir babanın çalışamaz hale gelmesi sonucu kaçınılmaz olan noktaya, o sınıf kinine taşımıştı bizi.
‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ ayrı bir devrimci dirençle hayatı yeniden üreterek var ediyor kendini; evdeki kadın özgürlüğe firar ederken güçlenip devrimci hale geliyor. Kendi devrimini gerçekleştirmek için elektrik süpürgesinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan kadın, evde hüküm süreni sokağa atmak için kalbini bileyliyor. Nerden baksan ‘Babamı Kim Öldürdü’ izleğinden daha devrimci bir sonuçlar toplamı…

O enkazdan bir kadın doğuyor ve doğrulup yer yüzüne bir selam verdiğinde, işte orada anlam buluyor hayat. Onur Ünsal bitmeyen bir enerji, coşku, keder, yalnızlık duygusu, un tozu, ütü buharı ve şarkıların itirazıyla soluksuz oynuyor.
Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri sahne arkası
Yönetmen: Kemal Aydoğan, Dekor Realizasyon: Osman Damla, Dekor Tasarım: Bengi Günay, Işık Tasarımı: İrfan Varlı, Yazar: Edouard Louis, Çevirmen: Ayberk Erkay, Afiş Tasarım: İlknur Alparslan, Fotoğraf: Orçun Kaya, Görsel Tasarım: Ecem Dilan Köse, Vokal Koçu: Damla Pehlevan, Asistanlar: Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar, Barış Yılmaz Gündüz.