MEHVEŞ EVİN
Arkadaşlarınız, meslektaşlarınız birer birer saçma sapan gerekçelerle yargılanır, ‘alınır’, hayatınızı tehlikeye atan ‘tetikçi gazeteci müsveddeleriyle kuşatılır’ ve açlık pahasına bağımsız kalmayı başarabilen bir avuç medya korkunç bir baskıyla mücadele ederken, durumun vahametini pek algılayamıyorsunuz.
Çünkü bizatihi batağın içindesiniz. Ancak dışarıdan yüzünüze bir ayna tutulursa ‘felaketin boyutunu’ kavrayabilirsiniz.
Üç uluslararası, bağımsız kuruluşun (RSF, CPJ, HRW) bu hafta Türkiye’deki basın özgürlüğüne dair yayımladıkları raporlar, bende bu etkiyi yarattı. Gazeteciler için dünyanın bir numaralı zindanında yaşadığımı biliyorum ama kabullenmek, zor…
Başta ‘tutuklu gazeteci rekoru’ olmak üzere, ölüm tehdidine varan hakaretler, hedef göstermeler, hukuksuz kapatmalar ve kayyım atamalarıyla gazetecilerin nasıl işini yapamaz hale getirildiği, farklı kuruluşlarca tescillendi.
Adalet Bakanı Bozdağ’ın daha 29 Kasım’da “Hapishanelerde sadece üç gazeteci var” dediğini buraya not düşelim.
Hapisteki gazetecilerle ilgili daha evvel de ‘sarı basın kartı’ gerekçesiyle ‘benzer numaralara’ baş vurulmuştu. Şimdi, en az 81 gazeteci hapisteyken bu rakamı üç olarak açıklamak AKP için de bir rekor…
Bazı gazetecilerin tutulduğu hapishane dahi belirsiz
CPJ raporuna göre Türkiye, bu yıl hapse attığı gazetecilerle dünya rekoru kırdı. Böylece Türkiye, iki yıldır liderliği elinde bulunduran ve ‘dünyanın en baskıcı rejimlerinden’ Çin’in önüne geçti.
CPJ derinlemesine bir araştırma yaparak, ‘gazetecilik faaliyeti’ nedeniyle hapse olanların sayısını 81 olarak tespit etmiş. Bu gazetecilerin ‘dosyalarına, avukatlarına, yakınlarına’ tek tek ulaşarak neyle suçlandıklarını, hangi koşullarda tutulduklarını öğrenmeye çalışmışlar.
Çalışmışlar diyoruz, çünkü bazılarının ‘nerede tutulduğu dahi belli’ değil. Bazılarının avukatı yok ya da avukatları bilgi paylaşmaktan kaçınmış. Birçoğunun hakkında hazırlanmış bir iddianame de yok. Sadece bu durum dahi ‘hukukun nasıl çiğnendiğini’ ortaya koyuyor.
Tutuklu gazetecilerin tümü, ‘devlete karşı suç işlemek’ten yargılanıyor. ‘Terörle mücadele’ başta olmak üzere, var olan kanunlar ‘evrensel standartlara aykırıyken,’ bir de OHAL gerekçesiyle çıkarılan KHK’larla iyice kabile devleti kıvamına geldik.
Basına baskı, başkanlık sistemini zorlamamak için elzem
Tutuklu gazeteci sayısı başka kaynaklarda daha yüksek gösteriliyor. Mesela HRW 148, RSF ise ‘100’ü aşkın’ ibaresini kullanıyor. CPJ, düzinelerce daha gazetecinin hapiste olduğunu belirtirken, listeye dahil etmemesini tutukluluklarının ‘mesleki faaliyetle doğrudan bağlantı’ olmamasıyla açıklamış.
Sonuç değişmiyor: Türkiye, ‘gazeteciler için bir cehennem’.
Elbette gazetecilerin böylesine büyük bir baskının altında ezilmesi, en çok toplumun zararına… Gazetecinin görevi, ‘bilgi toplamak ve kamuyla paylaşmak’ iken, kimileri için Erdoğan’ın emirleri doğrultusunda hareket etmekten, hatta ‘hizmet aşkı’na muhbirlik, tetikçilik yapmaktan ibaret. Başkanlık sistemine götüren taşlar zaten böyle döşeniyor: ‘Medyayı, sivil toplumu, muhalefeti sustur, yok et…’
Bu da eleştirel haberciliği yok etmekle kalmıyor; doğru, güvenilir bilgi akışını keserek sadece dizginleri elinde bulunduranların işine yarayacak ‘doz ve şekillerde verilmesinin’ zeminini sağlamlaştırıyor.
Devlet, basın özgürlüğünü çiğneyerek denetlenmekten korunuyor
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ‘Türkiye basınını susturmak’ başlıklı raporunda “Basın özgürlüğüne gaddarca saldırılar, devleti denetlenmekten koruyor” deniyor. Raporun tamamı buradan okuyabilirsiniz. Bazı dikkat çekici bölümleri şöyle:
– ‘Ceza adalet sistemi’, gazetecileri terör, kamu görevlilerine hakaret veya devlete karşı işlenen suçlar gibi suçlamalarla kovuşturmak için ‘kullanılıyor.’
– HRW ile görüşen gazetecilerin birçoğu, tehditlerin doğrudan veya kendileri hakkında başlatılan karalama kampanyaları yoluyla; belgelenmiş bazı durumlarda da ‘bizzat hükümet görevlilerinden’ geldiğini söyledi.
– Medyayı engellemeye yönelik tedbirlerin ve bunun yarattığı kısıtlı ortamın önemli etkilerinden biri, medyanın hükümet yetkililerinden ‘hesap sorma ve faaliyetlerini inceleme becerilerine’ ket vurdu.
– Silahlı örgüt üyeliği suçundan haklarında soruşturma yürütülen sanıklar, suçun ağırlığı gerekçe gösterilerek neredeyse otomatik olarak tutuklanıyor’ ve ‘mahkemeler hiçbir mücbir sebep göstermeksizin’ sanıkların tutukluluk hallerini ısrarla uzatıyor.
– Haklarında ‘terör propagandası yaymak’ suçuyla ceza soruşturması devam eden gazetecilerin ‘tutuklanması da yeni bir eğilim.’
Eskiden gazeteciler öldürülürdü, şimdi gazetecilik öldürülüyor
Raporda bir gazetecinin şu sözlerine yer verilmiş: “Türkiye’de eskiden gazeteciler öldürülüyordu. Bu hükümet gazeteciliği bütünüyle öldürüyor.”
Hangisi daha vahim, yahut böyle bir karşılaştırma yapılabilir mi, bilmiyorum. Ama Türkiye’de gazeteciliğin, ‘dolayısıyla özgür düşüncenin, eleştirel bakışın, gerçek arayışının’ öldürüldüğü doğru.
HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, “Olağanüstü hal uyarınca 148 gazeteci ve basın çalışanını hapsederek ve 169 medya kuruluşu ve yayın evini kapatarak Türkiye demokrasisinin merkezinde yer alan ‘insan hakları ve hukukun üstünlüğü temel ilkelerini nasıl kasıtlı olarak çiğnediğini’ gösteriyor” diyor.
Bu raporlar, ‘Türkiye’nin yönetilmediğini’, artırılan baskılarla bir cendereye sokulduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Tekrar söyleyelim, bu tablodan şu an Saray’a eklemlenen medya dahil, ‘kimseye hayır gelmez’.
Çünkü gazetecileri sahte gerekçelerle tutuklatan, kirli oyunlarla işini yapamaz hale getiren, tüm muhaliflerini hapse atarak, barış dilini değil şiddeti kışkırtan bir rejim, gelecek nesillere sadece ‘utancı ve karanlığı miras bırakabilir.’