
Dalya dedik
“(…)Rakı içen kadın (da) dağıtabilir…
Rakı içen kadın (da) küfredebilir…
Rakı içen kadın (da) ikinci kadehten sonra arızaya bağlayabilir…
Rakı içen kadın (da) muhabbetiyle masanın tadını kaçırabilir…
Rakı içen kadın (da) meze seçerken bile içine düştüğü kararsızlığıyla karşısındakini canından bezdirebilir…
Rakı içen kadın (da) rakıdan hiç anlamayabilir…
Rakı içen kadın (da) masada konuşulanları ertesi gün herkese anlatabilir…
Diyeceğim o ki, kasmayın, hepimiz insanız. Rakı içen kadın da insan… Bi rahat verin…
Haydi sağlığınıza…”
‘Kadehlerdeki Dudak İzleri’ (Şengün Kılıç Hristidis, Anason İşleri Kitapları, Mart 2021), meyhane üstüne yazılmış en sevdiğim kitaplardan. Çoğu kadın yazarların, kadın-meyhane ilişkisi üstüne yazdığı yazılardan ve kadının meyhane tarihçesinden oluşuyor. İster gelişigüzel ister sırasıyla oku, nefis bir iş.
Yazının girişindeki alıntı da bu kitabın yazarlarından Banu Tuna hanımefendinin “Rakı İçen Kadının Çakırkeyif İsyanı” başlıklı (s.226) yazısından.
Dalya dedik. Evet, bu yazdığım, dolayısıyla yazmak için gittiğim 100’üncü meyhane. Burası da diğer 99 meyhane gibi ferah ve latif.
Titiz Ocakbaşı Cevizli’de, Bağdat Caddesi üstünde. Orası, ismi ta IV. Murat dönemine uzanan meşhur Bağdat Caddesi. Burası Bostancı-Kızıltoprak arasındaki bölümüne kıyasla biraz kavruk kalmış sadece.

Marmaray’ın Cevizli İstasyonu’na üç-beş dakika yürüme mesafesinde. Yolun karşısı tren yolu, dolayısıyla tren manzaralı. Buluşacağım arkadaşımın evi Marmaray duraklarından birine yakın, ona kolaylık olsun diye de seçtim burayı.

Her zamanki gibi arkadaşımdan önce geldim. Hatta ondan önce gelmeyi sağlama almak için üçkağıt yapıp, trenim onun bineceği istasyondan geçerken aradım “Yoldayım” diye. Kaldı ki bütün numaralarımı, ciğerimi bilir bu konuda.
Salona camekânlı, sigara da içilebilen, bahçe olarak anılan dört masalı bir alandan giriliyor. Yüksek tavanlı aydınlık salonda masalar sağlı sollu dizilmiş. Sağdakiler altışar kişilik beş sıra, soldakiler dörder kişilik altı sıra. Mutfak, tuvaletler, adisyonların tutulduğu banko salonun sonunda.
Birkaç masa dolu. Bankodaki beyefendiden iki kişilik masa rica ettim, çaprazındaki dört kişilik masayı önerdi, gayet münasip. Sol sırada sondan ikinci masa. Hem salona hem manzaraya hem de mutfağa hâkimim.

İkisi girişte üçü salon sonunda beş ekran var. Atlar Ankara Hipodromu’nda koşuyor. Havalandırma çok iyi. İçerisi serin. Duvarlar kaliteli kağıtla kaplı, sarı renkli bira firmasının ışıklı şık görselleri asılı. Sandalyeler rahat, masa örtüsünün üstü camlı.

Yoldayken sormuştum, “Ben iki kadeh içerim” dedi, 50’lik istedim. Halbuki kaç yıllık masa arkadaşın, bilmiyor musun ne kadar içeceğini, baştan söylesene 70’lik!
Neyse, fazla dedikodusunu yapmayayım, okur mokur…
Binmiş trene… Gelmeden mezeleri de seçeyim bari.
Meze dolabı lezzet ve temizlik vadediyor.
Yine çeşit artırmak için yarımşar porsiyon; işkembe, Arnavut ciğer, piyaz (tam), beyin, havuç tarator (tarama diyorlar), ıspanak, yoğurtlu semizotu. Arkadaşım gelmeden ön tadımı yaptım bile. Hepsi de taze ve lezzetli. İşkembe turşusu öyle her yerde bulunmaz.

Geldi cânım arkadaşım. Dile kolay, 30 yıllık bir tarihimiz var. ‘90’ların sonunda Gazete Pazar’da birlikte çalışmıştık, sonra ben meyhaneciliğe geçtim, o gazeteciliğe devam. Yazıişleri müdürlüğünü yaptığı Hürriyet yandaş kervanına katılınca, işten atılanlardan. Halen bağımsız gazeteciliği, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Sekreterliğini, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (European Federation of Journalists-EFJ) Yürütme Kurulu üyeliğini, Bilgi Üniversitesi’nde hocalığı, işsiz bırakılan gazetecilerin platformu haberciyiz.org yöneticiliğini, bütün bunların yanı sıra bir başka önemli görevi, benim gönüllü editörlüğümü yürütüyor. Diken’den önce yazıyı ona gönderiyorum, gereksiz yerleri kesip biçip düzenliyor. Varsa dilime sinen herhangi bir üstenciliği, ayrımcılığı, daha da önemlisi cinsiyetçiliği, törpülüyor. Ne de olsa gittiğim yerlerin tamamına yakını erkek mekânı. Bir de yazıyı okutan o güzelim başlıklar ona ait.

Aslında önce yapmam gerekeni sona bıraktım; tanıştırayım, masa arkadaşım Banu (Tuna.) Bu kadar titr sayınca bir ciddiyet, biraz da kasıntı bekliyor insan; işinde çok hassas olsa da rakı masasında şahane bir fırlamadır. Sebati (Karakurt) ve İhsan’ın (Yılmaz) da bulunduğu çekirdek rakı masası dörtlümüzün temel taşıdır. Şahsen, sırtımı sonsuz bir güvenle yasladığım dostlarımdandır hem de.
Girişte alıntıladığım yazısı da kadınlar hakkında erkeklerin kestiği, kadınlara meyhanede nasıl davranacaklarını dikte eden racona koca bir “Has..ktirin”dir kibarca.
O gelmeden tuvalete gitmiştim. Bizim taraf, içinde lavabo da olan klozetli tek kabin. Yoğun kullanımdan pek özenli değil. Banu da gitti tuvalete, ilk kez içerden bilgi alacağım. Onlarınki de tek kabinmiş, Banu’nun deyimiyle “Bayandan az kullanılmış, temiz…”
Oturdu, karpuzla beyaz peynirini de söyledi, başladık muhabbetin belini kırmaya; epeydir yüz yüze görüşmüyorduk.
Bildiği yermiş meğer Cevizli, anneannesi burada yaşamış. Ama buralara gelmeyeli biraz değişmiş, çok katlı “rezidans”larla dolmuş arka taraflar.
Benim bildiğim zamanlarda da Tekel fabrikası vardı, işçi direnişlerini izlemeye gelmiştim. Şimdi Tekel kalmadı malum, arazisindeki binaları da üniversite olmuş.
At yarışı meraklısı masa kalkmış, televizyonlar müzik yayınına döndü. Kral FM, sonra Radyo Viva, ardından da TRT Müzik. Ses ayarı dozunda; senin sesini bastırmıyor, dinlemek istiyorsan da biraz kulak kabartman yeter.

Mekân sahibiyle Banu gelmeden ayaküstü tanışmış ama muhabbet edememiştik. Hesapları tuttuğu bankoya komşuyuz, komşuluk hukukuna dayanarak müsait zamanını yakalayıp masamıza davet ettik, kırmadı sağ olsun.
Ömer Bey (Tatar, 46) Malatya, Arguvanlı. Titiz Ocakbaşı’nı babası Hasan Bey, gurbete geldiklerinde, amcalarıyla birlikte 1981’de kurmuş. Tren yolunun diğer tarafındaymış ilk kurulduğunda. Buralar bostanmış o zamanlar.
“Çocukluğumuz abimle buralarda geçti, burada büyüdük. Bulaşıkçılık da yaptık komilik de. Arka mahalleye geçmeye korkardık o zamanlar, şimdi hep rezidans, AVM oldu.”
Halen abisi Avni Bey’le birlikte işletiyorlar, o, bugün yok.
“Amcalarım ayrılıp ayrı mekânlar açtılar. Babam 1998’de Malatya’ya döndü. İşi ben devraldım, ama paramla.”

Kendi binaları yıkılınca 3,5 yıl önce buradaki Çorbacı Hayri’yi devralıp devam ettirmiş Titiz Ocakbaşı’nı.
Zamanında çoğunluk Tekel işçileriymiş müdavimleri. Şimdi daha çok memur takımından, esnaf, çevreden insanlar…
Servis de pek şahane Titiz’de. Öyle servis ekibi filan yok. Turan Bey (Erel, 52), tek başına bütün salona hâkim, hem de hiç telaşsız. Pek zarif bir üslupla, eksiğinizi siz daha farkına varmadan görerek. Ordulu. Meslekte 35’inci senesi, 20 yılı aşkın süredir de buradaymış. Taksim Sıraselviler’de Tevfik Amca’nın Yeri diye bilinen yerde başlamış, ben hatırlayamadım. Turan Bey orada yetiştiğine göre kıymetli bir yer olmalı. Var mı hatırlayan?
Ömer Bey ara ara yarenlik etti bize. Karşı masamızdaki Ufuk Bey’le de (Topçular, 58) sayesinde tanıştık. Adanalı bir aileden, doğma büyüme Üsküdarlı. Hiç anlamam ama benim bile dikkatimi çekmişti elinden düşürmediği tespih. Meğer ne anlamlar yüklüymüş o 33 taşta, Ufuk Bey’den öğrendim.
“Tespih sabırdır, duruluktur. Bunun dili vardır, bilen bilir. Terbiyesi vardır. Ona saygı duyacaksınız. Başka el değdirmeyeceksiniz. Dergâh malıdır. Yarenlerin sabrını çekersiniz. İnsana huzur verir. Aşktır. Yaradan aşkıdır. Zikir çekmek, demdir.”
Bu işin tasavvufî boyutu, bir de dünyevi tarafı var tabii. Elindeki İran işi, kehribarmış. “Eşi benzeri yok” dedi.
Kendisi inşaat işinde. Ama tespih piyasası ondan ve ustasından sorulurmuş:
“Tespih merakı gençlikte başladı. Rizeli Hüseyin abim bana bu işi öğretti. Hüseyin abimle 6 bin tespih biriktirdik. Ticaretini de yaparız. Hepsi de hatasızdır. En nadide 15 parça bizde. Eşi yok. Paha biçilmez parçalar. Dededen toruna, oğula geçen parçalar. Pahasını biz söyleriz. Meraklısı özeldir, herkes birbirini tanır. Öyle ki yurtdışından gelip peşinde olduğu tesbihi alır aynı gün döner.”

Paha biçilmezleri saymazsak 300 bin liralara tespihler varmış.
Ufuk Bey, 15 yaşından beri de Titiz’in müdavimi. Haftanın 3-4 günü orada.

Bizim şişe bitti, birer kadeh daha söyledik. Yanlış hatırlamıyorsam birer kadeh de ikram ettiler. Halbuki bu masanın hakkı baştan 70’likti zaten.
Erken gelmiştik ki vakitlice kalkalım. Nerdee? Ufaktan toparlanmaya başlarsak gece yarısı bile olmadan geçecek son treni yakalarız. Yeri gelmişken söyleneyim yine, mega kente bak sen!
Hesabı istedim, adisyonun arka tarafında 3 bin 500 lira yazıyor, bir tuhaflık var. Önünü -hem de fotoğrafını çekmek için- çevirince gördüm, gerçek hesap 5 bin lira. Halbuki baştan söylemiştim hesapta jest kabul etmediğimi. Zaten meyve ikram ettiler. Tam ödedim hesabı tabii.
Kalkmadan önce diğer teknik bilgileri vereyim. Ramazan ve kandillerde kapalı. Onun dışında her gün 11:00-01:00 arası servis veriyorlar.

Fiyatlar da şöyle: Bira 175, 35’lik rakı bin 250, mezeler 200-400, paçanga 200, içli köfte 150, ana yemeklerden yarım kelle 500, antrikot 700, tavuklar 450, çoban kavurma-et sote 700 lira.
Son treni bir dakikayla yakaladık.
Madem Banu’dan alıntıyla başladık, öyle de bitirelim:
“(…)Rakı içen kadın kendini çok iyi tanır…
Rakı içen kadın ne istediğini bilir…
Rakı içen kadın içip içip dağıtmaz…
Rakı içen kadın eğlencelidir…
Rakı içen kadın hassastır…
Rakı içen kadın dobradır…
Rakı içen kadın dinlemesini bilir…
Rakı içen kadınla dertleşilir…
Rakı içen kadın bencil olmaz…
Rakı içen kadın adabıyla içer…
Rakı içen kadının muhabbeti iyi olur…
Rakı içen kadın candır…
Böyle devam eden bir dolu anlamsız klişe, bir dolu saçmalık var ortalıkta. İnternet arama motorları şahidimdir.
Hepiniz halt etmişsiniz…”
Erkek cinsiyetine sahip bir rind-i meyhâr olarak öz eleştirimi veriyorum, halt etmişiz.
***
Bu da editörümün notu:
Tam bir hayal kırıklığı!
Bu köşede yayımlanan yazıların yıllardır editörlüğünü yaparım. Behzat gittiği meyhanelerde ne maceralar yaşadı. Tuvaleti olmayan meyhaneler, mezesi olmayan meyhaneler, camları kara filmle kaplı meyhaneler, navigasyonla bile bulunamayan meyhaneler, nevi şahsına münhasır kişiliklerin müdavimi olduğu meyhaneler, ganyancı meyhaneleri, gizli meyhaneler… Hep gıpta ettim atıldığı maceralara. Ben de geleyim dedim ama bir istisna dışında hep erkeklerle gitti.
Onca kahrını çektim, sonunda bir “bayan”la gitmeye razı geldi de 100. yazı için haftalar öncesinden sözleştik. Mekân, zaman seçimini tamamen ona bıraktım. Çok heyecanlıyım, kimbilir ne muhteşem bir akşam olacak!
“Cevizli’ye gidiyoruz” dedi. Ooo müthiş. Anneannem hayattayken bir ayağım yıllarca Cevizli’deydi. Evin arkası zeytinlik, önü bostan, sonrası denizdi o zamanlar. Bostandan domates salatalık toplar, denize giderdik. Sahil yolu yoktu. Eski banliyö hattı istasyonu çevresinde salaş birahaneler… Treni dolduran Tekel işçileri… En fazla dört-beş katlı, mütevazı konutlar… Anneannem göçüp gidince ben de pek uğramadım semte.
Marmaray’dan Cevizli durağında indim ama durak olması gereken yerden üç yüz metre kadar ötede. Sıvası dökük yapıların yerini çok katlı dev rezidanslar almış. Eski istasyonun olduğu yöne yürüdüm. Birahanelerin birkaçı duruyor. Titiz de onların tam karşısında.

İçeri girdim, tam bir hayal kırıklığı! Masalardan birinde biri kadın iki kişi var. Ortama sinmiş sigara kokusu yok. İçerisi ferah, kâğıt kaplı duvarlarda Lizbon olduğunu tahmin ettiğim bir şehrin ışıklı resimleri… Behzat meze dolabının iki önündeki masada beni bekliyor. Meze dolabının içi çeşit dolu… Tam bir mahalle meyhanesi. Üstelik adı gibi titiz görünüyor. Neyse ki ekranlarda Ankara koşusunun canlı yayını var.
Selamı sabahı kısa kesip doğruca tuvalete gittim. Kadınlara ayrılmış bir tuvalet var ve ardiye olarak kullanılmıyor. İçi tertemiz. Al bir hayal kırıklığı daha!
Aradığım macerayı bulamadım ama altı saat o masada nasıl oturduk, zaman nasıl geçti, ne konuştuk anlamadım. Behzat’ı görev başında izlemek ilginçti. Masaya yeni oturmuştum ki, mekândaki masa ve sandalye sayısını verdi. Çoktan saymış. Ben bir ara Ömer Bey ile sohbeti koyultmuştum, ufaktan ayar verdi: “Bir dakika yalnız, ben daha sormam gereken tüm soruları sormadım, almam gereken tüm bilgileri almadım.” Muhabbete kaptırıp mekânın açılış kapanış saatini, biranın fiyatını sormayı unutmak işten bile değil. Hesabı tam ödemek için verdiği mücadele de izlemeye değerdi. Anın fotoğrafını da çektim ama muhtemelen burada kullanmaz. Zaten çizdiğim krokiyi de kullanmadı.
Behzatcım genel olarak iç disipliniyle nam salmış biri değildir ama bu işi çok ciddiye alıyor sevgili okur.