“Ülke Bitti” mi? Ağ ile bağ arasında bir zemin duygusu

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Yorgunluk bir ülke olsa Türkiye olurdu gibime geliyor. Durmaksızın tekrarlayan döngüler, arada bir fırsat bulup filizlenen umudun tepesine daracık balkonlardan düşen saksılar gibi iniveriyor. Memleketin istikrarlı kötüye gidişinde ufacık bir şeyi değiştirmek o kadar zor, her şey her fırsatta ayarlarına dönmeye o kadar meyilli ki insan yoruluyor, akıl yoruluyor, hayal yoruluyor. Ülkede yorgunluk bile yorgun! 

Bayramın üçüncü gününden yazıyorum. Derdim, derdimizi dökmekten ibaret değil tabii. Boydan boya tatillerle dolu Mayıs ayında mecburi durup dinlenmelerimizin görünür kıldıkları üzerine söyleşmek biraz. Ve umudu saklandığı yerden çıkarmak. Ucunu bulursak gerisi gelir. Yaşayacağız Vanya Dayı!

Bayrama yoğun bir kandırılmışlık hissiyle girdik. Yani daha da kandırılamayız diyorduk, yine kandırıldık, kendi kanan yanlarımıza şaştık. Kanmak ve kanamak birbirine ne kadar yakın sözcükler bu arada. ‘Ağır kanmalı’ bir ülke için acilen umuda ihtiyaç var. 

Bu duygu yalnızca son günlerle ilgili değil elbette ama son haftalarda üst üste gelen gelişmeler onu daha görünür hale getirdi. CHP’nin yargı eliyle içine sokulduğu durum, Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok geniş bir kesimde ihanet duygusunu tetikleyen tavrı, Bilgi Üniversitesi’nin birkaç gün içinde kapatılıp yeniden açılması, insanların hayatlarıyla, planlarıyla ve emekleriyle bu kadar kolay oynanabilmesi hissi… Bütün bunlar insana yalnızca siyaseti düşündürmüyor. Daha temel bir şeyi düşündürüyor: Zemin duygusunu. Bir yere sağlam basabildiğimizi hissetmeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu.

Yalnız kötü haberler, krizler ve belirsizlikler birikmiyor. Bir duygu da birikiyor: Hayal kırıklığından kaçınma ihtiyacı. Çünkü hayal kırıklığı temelde “faydasız” bir duygu gibi görünüyor: Olanı değiştirmiyor, sadece yoruyor ve vakit kaybettiriyor. İnsanı baş edemeyeceği gerçeklikler karşısında kendi içinde küçülmeye iten kandırıkçı bir duygu aynı zamanda.  İnsan bir noktadan sonra beklentilerini küçültmeye, şaşırmamaya, fazla umut etmemeye çalışıyor. Hayal kırıklığı sistemin en has elemanı bu anlamda, en bir “kılışdar”, ömür törpüsü duygu: Hayallerini kırın, gerisini insanlar kendi kendilerine halleder. 

Fotoğraf: AA

Son günlerde en  sık duyduğum cümle: “Ülke bitti”. Annem de bunu söylüyor, aklı başında taksici de bunu söylüyor, eş dost meclislerinde de en sık duyduğum cümle bu. “Ülke bitti” cümlesi duygulara tercüman olduğu kadar da çelişkili: Çünkü burada yaşıyoruz. Hayallerimizin, dostluklarımızın, ailelerimizin, işimizin ve geleceğimizin büyük kısmı hâlâ burada.  

İnsanı hayal kırıklığına uğratan şey esasen kaybetmek değil öte yandan. Bir şeye değer vermiş olmak gerekir önce.  Bu anlamda belki de hayal kırıklığı, sandığımız kadar umudun karşıtı değil. Bazen de onun kanıtı: Bir yere bağlanmış, bir şeye inanmış, bir ihtimali ciddiye almış olduğumuzun. Belki de hedefimiz daha paslanmaz çelik hayaller kurmak ya da hayallerimizi yontup kuşa çevirmek değil de hayallerin gücünü birleştirebilmek olmalı artık. Yaşasın hayallerin kardeşliği. 

Fakat önce bir resetlenip silkinmek, biraz durup nefes almak gerekiyor. Sizin bir kurtarılmış hayal bölgeniz var mı? Dünyanın tamamen bozulmadığını, insanın hâlâ tutunabileceği bazı şeyler olduğunu hatırlatan görüntüler, anlar. Benim için bunlardan biri Ohrid’de gördüğüm ihtiyar bir balıkçı.  

Ohrid Gölü bazı saatlerde gerçekten mercan gibi parlıyor. Andan çok fotoğrafının peşindeki turist kalabalığı ve lüzumundan pahalı turlar arasında, küçük teknesini pırıl pırıl tutan bir adam. Yetmiş yaş civarında görünüyordu. Ama dünyaya “işim bitti” diye bakmıyordu.  Yaptığı şey yalnızca bir tekneyi temiz tutmak değildi sanki. Hayatla kurduğu ilişkinin kendisini koruyordu. Onunla yaptığımız küçük tekne turu hep aklımda. 

Ohrid Gölü.

Bunu romantikleştirmek istemem. Muhtemelen ertesi gün yine aynı sorunlarla, aynı geçim derdiyle, aynı hayatla karşılaşacak, işine bağlı bir insan. Ama o teknede insanı etkileyen bir şey vardı. Bir hırs değil. Bir başarı hikâyesi hiç değil. Bir tür inat bile değil tam olarak. Daha çok, yaşamanın başka bir yolunu ve yöntemini de zaten bilmeyerek, yaptığı şeyi ciddiye almak.  

Son yıllarda beni en çok etkileyen şeylerden biri bu galiba. İnsanların birbirini ve yaptığı işi ciddiye alması.  

Todd May’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Özen” kitabını okurken de dönüp dolaşıp aynı şeyi düşündüm. Özen, çoğu zaman sandığımız gibi bir incelik meselesi değil. Bir şeyi önemli saymakla ilgili. Ona dönüp bakmakla, onunla kalmakla. Bugünse tam tersine alışıyoruz sanki. Özensizliğe değil özene şaşırmaya. Bir işin yarım kalmasına, verilen sözlerin unutulmasına, insanların birbirini yalnızca ihtiyaç duyduklarında hatırlamasına.  

Son yıllarda en sık duyduğumuz kelimelerden biri “dayanışma”. Kültür dünyasında, akademide, sosyal medyada, politik tartışmalarda… Neredeyse herkes dayanışmadan söz ediyor.  İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Gerçekten neyi kastediyoruz?  

Çünkü insan ilişkilerinde dayanışma çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük sorumluluklarla başlıyor. Zamanında verilen bir cevapla. Üstlenilmiş bir işin arkasında durmakla. Başkasının emeğini ve zamanını ciddiye almakla.  

Her şeyin çok daha iyi olduğu bir zaman var mıydı bilmiyorum; bu türden nostaljiyi sevmiyorum ve buna pek inanmıyorum. Bir zemin duygusunu giderek daha çok yitirdiğimiz kesin ama. Güvenli bir yer hissini. 

Bayramlarla ilgili aklıma gelen en güçlü hatıralardan biri, yıllarca ortalarda görünmeyip bir bayram günü hayatımıza dahil olan o uzak akraba.  Anne tarafından, çok güleç bir adamdı… Hayatımıza bembeyaz saçlarıyla girdiğinden bir zaman çocuk olduğunu hayal etmek zordu. Uzun yıllara dayanması gereken tanışıklık ve aileden olma hissini telafi etmek ister gibi, yalnızca bayramlarda değil her ziyaretinde çocuklara cömertçe harçlık verirdi. Bunu o kadar abartmıştı ki sokağın başında belirdiğinde kadrajda bir çocuk varsa hemen elini cebine atardı.  Çok hafif bir varlığı vardı. İsmini hatırlamıyorum, hatta hiç öğrendik mi emin değilim. Nereden gelmişti, yıllardır neden ortada yoktu, bilmiyorum. Basit bir ritüel ve güleçlikle hayatımıza dahil olmuştu. O andan sonra artık onun da bayramda yapabileceği bir şey, gidebileceği evler vardı.  

İnsan hayatında bazen çok küçük ritüellerin bile ne kadar büyük bir güven duygusu yaratabildiğini hatırlatıyor bu bana.  Belki insanın bir yere ait hissetmesi gerçekten bazen bu kadar küçük şeylerle kuruluyordur.  Bu zemin bu denli sarsıldığı için belki artık birçoğumuz kendimizi bu ülkede bir tür iç gurbette hissediyoruz. Bir “sıla” hissini de tamamen elden alan, garip bir duygu bu. 

Belki bu ülkeye özgü yorgunluğun bir kısmı da buradan geliyor. Yalnızca ekonomik krizlerden, siyasi gerilimlerden ya da bitmek bilmeyen gündemden değil. Bir sıla, yuva ve gelecek duygusu giderek yok olurken insanların birbirini de giderek daha az ciddiye almasından.  

Dayanışmanın bu denli dayanıksız bir hal almasının temel nedeni galiba dayanışma ile network kavramının birbirine karıştırılması. Dayanışmadan bugün karşılıklı sorumluluktan çok, ihtiyaç duyulduğunda başvurulabilecek bir çevre anlaşılıyor. “Ağ” ile “bağ” arasında ise sanıldığından çok daha az ortak nokta var. İlişkiler ortak bir değer üretmek için değil, ileride kullanılabilecek bir kaynak gibi kurulabiliyor. 

Bu yüzden dayanışma üzerine uzun konuşmalar yapılırken basit bir sorumluluğun yerine getirilmesi gerektiğinde ortada kimsenin kalmadığı tuhaf sahnelere tanık oluyoruz. Verilen sözler unutuluyor. Dün birlikte savunulan ilkeler ertesi gün buharlaşıyor.  

Çoğunlukla mesele kötü niyet değil.  Özensizlik kötü niyetten fazla kötülük üretebiliyor bazen. Dikkat ekonomisinin kendisi de önemli bir mesele.  Sürekli bölünen hayatlarımız, sürekli yer değiştiren önceliklerimiz. Sebepler çeşitliyse de sonuç pek değişmiyor: İnsanların birbirini gerçekten ciddiye aldığı hissi zayıflıyor.  

Son günlerde izlediğim bazı filmler de dönüp dolaşıp beni aynı temalara götürüyor. Kolombiya’nın Oscar adayı, Cannes’dan ödülle dönen filmi “Bir Şair” (A Poet, Simon Mesa Soto) mesela. Sanat dünyasının görünürlük, sınıf, performans ve “hakiki hikâye” açlığını güzel anlatıyor. Biraz “American Fiction”ı hatırlattı bana ama onun öfkesi ve alaycılığı bununsa melankolisi daha güçlü. Şimdi MUBI’de gösterimde. 

‘Bir Şair’. Fotoğraflar: MUBİ

Filmi izlerken aklımda kalan şeylerden biri, insanların giderek hikâyelerin kendisinden çok onların dolaşıma sokulma biçimleriyle ilgilenmesi oldu. Kimin hikâyesi görünür oluyor? Kimin hikâyesi değerli sayılıyor? Sanat çevrelerinin yoksullukla, kırılganlıkla, kadınlıkla, etnisiteyle ve “ham yetenekle” kurduğu ilişkinin içindeki o tuhaf sömürü arzusu filmin her yerine sinmiş durumda.  Ama bütün bunların altında yine aynı soru var gibi geliyor bana: Bir insanı gerçekten görmek ne demek? Onun varlığını yalnızca işe yaradığı ölçüde değil, gerçekten ciddiye almak ne demek?

Paolo Sorrentino’nun müthiş “La Grazia”sı da başka bir yerden benzer soruya dokunuyor. Filmde, duyduğum en güçlü cümlelerden biri var: “Zarafet, kuşkunun güzelliğidir.” Filmin adı Türkçeye yalnızca “zarafet” diye çevrilemeyecek kadar ilginç bir kavrama yaslanıyor öte yandan. La Grazia da İngilizcedeki Grace gibi, çok katmanlı bir kavram. İçinde merhamet var. Affedicilik var. Başkalarını görebilme kapasitesi var. Kendini dünyanın merkezi sanmama hali var. Salt estetik değil etik bir toplam, bir duyuş olarak zarafet. Belki de bugün en çok ihtiyacını duyduğumuz şeylerden biri bu.  

‘La Grazia’

Çünkü hayat sürekli küçülmeyi öğretiyor bize.  Ama insanı yaşatan şey galiba biraz da bunun tersi. Hem hayatı “hayattan büyüklük” hissiyle, bütün coşkusuyla kucaklayabilmek. Hem de başkalarına yer açabilmek, onları görebilmek. Başkalarının hikâyelerini, varlığını kendi hikâyemizin dışında kalan yanlarıyla önemseyebilmek. 

Ohrid’deki balıkçı da, çocukluğumdaki o güleç adam da, hâlâ işini iyi yapmaya çalışan insanlar da biraz bunu hatırlatıyor bana.  Toplumsal çürüme hikâyelerine rağmen hâlâ yaptığı işi iyi yapmaya çalışan insanlar var. Hâlâ özensizliğe teslim olmayanlar var. Hâlâ “nasılsa”ya razı olmayanlar var. Hâlâ küçük teknesini pırıl pırıl tutanlar, bir masada bir sandalye daha açanlar, verdikleri sözü tutmaya çalışanlar var. 

Belki toplumu ayakta tutan şey büyük laflardan çok bunlardaki tutarlılıktır. Çocukluğa dönelim demiyorum. Ama belki biraz iç bağlara dönebiliriz.  İnsanların birbirini yalnızca ihtiyaç anlarında değil, gerçekten bir ilişki duygusuyla hatırladığı yerlere.  Çünkü insan galiba en çok, metaforik de olsa güvenli bir yer hissinin varlığında nefes alabiliyor.  

Çocukluğumuzda bu daha mı çoktu bilmiyorum. Bunu yaşadık mı bilmiyorum ama insan sadece var olanı özlemez zaten, iyi olanı özler. Büyük bir eksiklik bu: Bir toplum olma kabiliyeti ve düşmanlıksız aidiyet.  

Belki bugün, bütün bu kandırılmışlık, yorgunluk ve hayal kırıklığı duygularının içinde bile özlemeye devam ettiğimiz şey tam olarak bu. Özlemenin içinde yalnızca hayal değil umut ve inat da var.