Bu hafta o kadar çok işim ve seyahatim oldu ki oturup yazı yazacak bir fırsat bulamadım, özür dilerim.
Bu arada geçen haftaki ‘Ne kadar yılım kaldı?‘ yazıma tahminimden çok mesaj yazmış okurlar, buna da şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
Bir psikologmuşum gibi bana içini dökenlerden tutun da başlık yüzünden sağlığımı merak edenlere kadar geniş bir yelpazede geri dönüş aldım okurlardan.
Bana dert ortağı payesi biçenlerin genelde yazdıklarına bakarsanız, aslında kopamadıkları ya da bırakamadıkları şeylerin bir listesini görürsünüz mesajlarında.
Kimi bir insanı, kimi bir alışkanlığı, kimi ise koca bir hayatı bırakamıyor anlaşılan.
Bir de bazıları, karşılarındaki insanlara çok emek verdiklerini yazmış.
Acaba ‘emek’ dedikleri ‘tutunmak’ mı, bilemedim.
Emek güzel bir kelime ama içinde hep bir beklenti taşıyor sanki.
Aklımda kalsın diye bu iki ters cümleyi yazmışım bir yerlerden notlarıma:
– “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var.”
– “Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”
Bana ilkinde sanki insan bir ihtiyacını karşılıyor gibi, ikincisinde sevgi önde, ihtiyaç arkada gibi geldi biraz, ama siz ne düşünürsünüz bilemedim.
“İnsan çoğu zaman o şeyi değil de onun verdiği güveni özlüyor” diye yazmış biri, yani kahveyi değil de sabah elinde bir fincan olmasını seviyor gibi.

Mesajların çoğunu ilgiyle (keşke bilgiyle de diyebilsem) okurken aslında pek çok insanın artık onları mutlu etmeyen bir şeyi hâlâ bütün güçleriyle istediklerini hissettim.
Bana içini döken herkese teşekkür ederim.
Tanımadığı birine yazmak cesaret ister. Ama lütfen eşiği aşmayalım, çünkü ben psikolog ya da danışman ya da bu konularda bilgili biri değil, sadece yaşadıklarımı, tecrübelerimi ve bunlardan oluşan fikirlerimi yazan biriyim, o kadar.