Okul ne için var?
O

Geçenlerde OdaTV’de Millî Eğitim eski Bakanı Mahmut Özer’in orta sınıfın çöküşü üzerine uzun bir yazısını okudum.

Sayın Özer ile tanışıyoruz, birbirimize vakit ayırdığımız ve buluştuğumuz olmuştu, hatta o günlerde yazdığı kitabı (Türkiye’nin Mesleki Eğitimle İmtihanı) o kadar beğenmiştim ki, “Bu kitapta yazanlar hakkıyla uygulansa Türkiye’de mesleki eğitim bambaşka bir seviyeye atlar” diye uzun uzun sohbet etmiştik kendisiyle.

Özer bahsettiğim OdaTV’deki yazısında, eğitimin eskiden insanı bir sınıftan ötekine taşıdığını, şimdi ise giderek varlıklı ailelerin elindeki avantajı çocuklarına aktarmasına yarayan bir işleve dönüşme riski taşıdığını söylüyor özetle.

Birkaç kez okuyun lütfen, müthiş bir tespit.

Yani “Okullar artık insanları yukarı taşımayıp, düzeni koruyor olacaklar” demeye getiriyor.

Biz bildim bileli temel eğitim sonrasını, üniversite ve meslek okulu diye ikiye ayırmışızdır ülkemizde.

Biri ‘okumuş insan’ çıkarır, diğeri ‘elinden iş gelen insan’ genelde.

Ben oldum olası bu ayrımı sevemedim.

Doktor da bir meslek sahibi, avukat da, mühendis de.

Aşçı da bir meslek sahibi, marangoz da, asansör teknisyeni de, uçak bakım teknisyeni de, saat ustası da, sommelier de, berber de, protez diş teknisyeni de.

Bence okulları ayıran çizgi bambaşka bir yerde olmalı.

Bir tarafta yapmayı öğreten okullar, diğer tarafta sahip olduğunu korumayı ve yönetmeyi öğreten okullar.

Birincisi öğrencisinin eline bir şey veriyor, ikincisi koltuğunun altına.

Bu yazıyı kafamda kurarken internetten kelimelere baktım ve kelimelerin bizden asırlar önce pozisyon almış olduğunu gördüm aslında.

Önce ‘okul’ kelimesine baktım mesela.

Fotoğraf: AA

İngilizcede school, Latincede schola, ikisi de Yunanca skholē kelimesinden geliyor.

Peki skholē’nin anlamı neymiş biliyor musunuz?

Ben bilmiyordum.

Boş vakit demekmiş.

Antik Yunan’da köleler tarlalarda, zanaatkârlar da dükkânlarında çalışırken, hür ve varlıklı insanlar, bol olan boş vakitlerini düşünmeye, tartışmaya ve öğrenmeye ayırırmış.

Yani okul, çalışmak zorunda olmayanların vakit geçirdiği bir yer olarak doğmuş ilk zamanlar.

Aristoteles mesela, hür bir insanın bedenini ve aklını yoran ve onu erdemden uzaklaştıran her işi ‘bayağı el işi’ olarak nitelendirirmiş.

Sonra ‘diploma’ kelimesine de bi’ baktım.

Yunancada diploma katlanmış kâğıt demekmiş.

Roma’da ise devletin birisine tanıdığı ayrıcalığı yazan belgeye diploma diyorlarmış.

Yıllarca hizmet edip terhis olan bir askerin eline verilen ve ona vatandaşlık hakkı tanıyan bronz levha da bir diplomaymış meğer.

Yani diploma ilk çıktığında bir beceri belgesi olarak değil, bir ayrıcalık belgesi olarak yapılmış aslında.

“Bu kişi şunu yapabilir” demiyormuş da, “Bu kişiye şu hak tanındı” diyormuş özetle.

Şimdi Mahmut Özer’in fikrine geri dönelim lütfen.

“Okul korumaya başladı” demeye getiriyor.

Bence okul da, diploma da kendi aslına dönmüş denilebilir aslında.

Bir de ‘usta’ kelimesi var, Farsça ostād’dan geliyor.

Hikâyenin bir ilginç kısmı da şimdi yazacaklarım.

Orta Çağ’da Avrupa’da ilk üniversiteler kurulduğunda nasıl örgütlenmişler biliyor musunuz?

Esnaf ocağı gibi.

Mesela öğrencilik bir çeşit çıraklıkmış ve master ya da doktor olmak da, ustalar ocağına kabul edilmek demekmiş o dönemde.

Master ocağına girmek için ise yaklaşık yedi yıl okumak gerekiyormuş.

O dönem öteki zanaatlardaki çıraklık süresiyle neredeyse benzer bir süre bu yedi yıl.

Master kelimesi de Latince magister’den geliyor, yani usta, yani öğretici.

Bugün kartvizitine yazdığı unvanla övünen pek çok insanın unvanı, aslında esnaf basamaklarının o zamanlardan Latince karşılıkları oluyor demek ki; nasıl ama?

Mesela bugün tıbbın saygın bir dalı olan cerrahlık, Avrupa’da uzun bir süre berberlerin işi olarak yapılırmış.

Berberlerle cerrahlar 1500’lerde Londra’da aynı esnaf ocağından olurlarmış.

O yüzden İngiltere’de cerrahlara bugün hâlâ ‘Doktor‘ değil de ‘Mister‘ deniyor olmalı.

Yani diyeceğim o ki, üniversite bir meslek okulu olarak doğdu zamanında.

Bizim Ahilik de benzer bir yol tutmuş, çıraklık, kalfalık, ustalık diyor ve ustalığın da bir töreni var bünyesinde.

Peki ne oldu da yapmayı öğreten okul, korumayı öğreten okula dönüştü zaman içinde acaba?

İşte bu, bence sinsi ve yavaş işleyen bir süreçte olmuş olmalı.

Bir şeyi iyi yapabilmek zamanla bir şöhrete dönüşüyor, sonra o şöhret bir unvana, sonra da o unvan bir kapıya dönüşüyor zaman içinde.

Kapının önüne gelen için de, içerideki işi bırakıp da kapıyı beklemek daha kârlı oluyor olmalı herhalde.

Peki bir okulun kapının hangi tarafında durduğunu nasıl anlayacağız o zaman?

Ben bunun için çok basit bir test öneriyorum.

Mezun kişinin unvanını elinden alalım, sonra bakalım geriye ne kalıyor elimizde.

Cerrahın önlüğünü alalım, eli kalıyor.

Aşçının ceketini alalım, damağı ve eli kalıyor.

Asansör teknisyeninin tulumunu alalım, arızayı bulan gözü kalıyor.

Avukatın cübbesini alalım, kurduğu cümle ve yazdığı savunma kalıyor.

Bazılarının unvanını alınca ama, geriye sadece bir masa, bir toplantı takvimi ve bir de imza yetkisi kalıyor o kadar.

2015’te İngiltere’de yapılan önemli bir ankette çalışanların yüzde 37’si, yaptıkları işin dünyaya hiçbir anlamlı katkı yaptığını düşünmediklerini söylemişler.

Aynı anket 2024’te yaklaşık 6 bin kişiyle tekrarlanmış, oran ancak yüzde 33’e inebilmiş.

Dokuz yılda pek bir şey değişmemiş yani.

İşini en anlamlı bulanlar ise sağlıkçılar ve öğretmenler çıkmış, yani yine eli bir şey yapanlar.

Bu üçte birin önemli bir kısmının işte bu bahsettiğimiz ‘koruyan okullar’ın birinden çıktığını düşünüyorum ben.

Bir de para meselesi var, çünkü çocuğunu ‘koruyan okul’lardan birine gönderen aileler genelde “Ama iyi kazanacak evladım” diyor önce kendilerine ve sonra da çevrelerine, öyle değil mi?

Her şeyi paraya endekslersen işte böyle olur.

‘Meşgul İnsan’da yazmıştım, meşgul insan sevince de üzüntüye de çok fazla takılmaz diye.

‘Paralı İnsan’ demedim ama başlıkta, ‘Meşgul İnsan’ dedim.

Ama madem konu paraya geldi, hadi biraz da paraya bakalım.

ABD Çalışma Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre asansör teknisyenlerinin yarısı yılda 109 bin 910 dolardan fazla kazanıyormuş.

Ama aynı Amerika’da tam zamanlı çalışan üniversite mezunlarının yarısı yılda 82 bin dolardan az kazanıyor, bunu da biliyoruz.

Yüksek lisans yapanların yarısı da 97 bin 500 dolardan az kazanıyor.

Yani lise diplomasıyla ve çıraklıkla işe giren bir asansör teknisyeni, yüksek lisans diplomalı birçok beyaz yakalıdan daha fazla kazanıyor Amerika’da.

Bakın, ben “Üniversite kötü, meslek okulu iyi” demiyorum, “Çizgi okul türlerinin arasından geçmiyor” diyorum.

“Okulun türü ne olursa olsun, bir mesleğin, bir becerin olsun” diyorum.

Hegel’in meşhur bir ‘efendi ve kölesi’ hikâyesi vardı 1800’lerde.

Efendi çalışmıyor ve sadece tüketiyor.

Kölesi ise devamlı toprağı ya da demiri işliyor.

Zamanla efendi, ihtiyaç duyduğu her şey için kölesine bağımlı hâle geliyor.

Köle ise, hikâye bu ya, çalışırken her istediğini kendi eliyle değiştirebildiğini görüyor.

Ve sonunda roller sessizce yer değiştiriyor.

Efendi aslında kölesinin kölesi oluyor falan gibi felsefi bir sonu vardı hikâyenin.

Hegel’in bu konuda kısacık bir ifadesi var: “Die Arbeit bildet”, yani ‘İş insanı biçimlendirir, eğitir’ diyor.

Velhasılıkelam…

Bu konularda dolaşırken üç farklı şey görüyorum ben:

1- İki bin yıl önce “Hayat için değil, okul için öğreniyoruz” diye şikâyet etmiş birileri, biz sanırım bunu hâlâ değiştirememişiz.

2- İranlılar ustaya da profesöre de hâlâ aynı kelimeyle ‘ostād’ diyor, biz ise birini kürsüye, ötekini sanayi sitesine göndermişiz.

3- Koruma okulunun mezunu artık çoğu işini yapay zekâya yaptırıyor, Hegel’in efendisi gibi o da yakında kendi kölesinin kölesi olacak sanırım, aynı geçen hafta yazdığım bağımlılık konusu gibi.