Murat Sevinç

Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Yorgunluk ve ikrah etmek, olağandır herhalde…

Üç kuruş için, iki koltuk için, ev için, araba için, saat için, tekne için, lüks otelde tatil yapıp mabatlarını o şezlonglara koyabilmek için, muktedirin sofrasındaki kırıntıları süpürebilmek için, biraz daha güçlü görünmek için, aslında hiçbir şey olamamanın öfkesiyle ve el birliğiyle, içine ettiler mazbut hayat beklentimizin...

Tahammül etmesi güç bir durum, süregiden riyakarlık…

Başımıza gelenleri, tüm kötülük ve mağduriyetleri iktidar ve halesine havale etmek, bu büyük yalana inanarak yaşamak mümkün. Palavra, bir eksik bir fazla fark etmiyor. Ülkede olup bitenin siyasal-hukuksal sorumluluğu iktidar ve bürokrasiye ait, kuşku yok. Ancak bir de toplumsal-bireysel sorumluluklar var ki, toplumun ahlak sahibi olduğu iddiasındaki her üyesini ilgilendiriyor.

Şöyle hafifçe kaykılarak…

Sembolik değeri olan o 'kaykılma', yalnızca bedenin görünümüyle ilgili bir hal değil, devasa cüssesiyle hayatlarımızın orta yerine 'çöken' bir zihniyet ve üslup.

Bir insanın, bir musibete 'müstahak' olduğuna nasıl karar verilir?

Karadeniz ahalisinin verdiği oya bakıp da “Beter olsunlar” diyen biri, örneğin aynı bölgede bundan kırk yıl önce hangi siyasi görüşün ağırlıklı olduğunu, hangi partilerin ne kadar oy aldığını merak ediyor mu? 1980 darbesinden önce solun güçlü olduğu çoğu ilde, bugün AKP yüksek oranda oy alıyor. Neden?

'Oh olsun, oy vermeselerdi' öfkesi ve kibri üzerine…

Hangi tavır daha iyi bir gelecek vadediyor; "Oh olsun" kolaycılığı mı, yoksa itiraz edip hayatına sahip çıkan her kim olursa olsun kıymetini bilmek, o köylünün ve ağacın yanında durmak mı? Salyasını memleketin her karışına akıtmaya kararlı sermayedarın işini kolaylaştıracak olan nedir?

Anayasa'nın temel ilkeleri ve tekel bayileri!

Devletin biçimi ister cumhuriyet ister monarşi olsun, siyasal sistemin 'demokratik' niteliğinin temelinde, laik/seküler ilke var. Söz konusu ilkeye sahip olmayan bir demokrasi mevcut değil yeryüzünde ve farklı inanç topluluklarının barışçıl birlikteliklerinin başka bir yolu görünmüyor.

Konuyu tarihçilere bırakalım, ardından o tarihçilerin bir kısmına sövelim!

'Tarihçilere bırakalım' klişesinin satır arasında şu yazar: En doğrusu konuyu kapatmak, ama yine de çalışmak isteyen varsa çalışsın, sonunda bazı can sıkıcı sonuçlara varan olursa zaten gereği yapılır, icabına bakılır. 'Sözde' değil, 'özde' araştırmalar da ödülünü alır

16 Nisan 2017'de terk edilen ilke…

Söz konusu yetki, 'meclis üstünlüğü' ilkesine rahmet okunan 16 Nisan 2017'de, dört yıl önce bugün verildi. 'Diğer' çok sayıda yetkiyle birlikte. Sonuçlarını, hep birlikte yaşıyoruz.

Emekli askerin ifade özgürlüğü ve ortak bir 'ilkemiz' var mı?

Bir 'ilke'ye ihtiyaç var, her durumda herkes için savunulması gereken bir ilkeye. Türkiye'de bugüne dek olmayana. Sadakat duyulacak ve boğazlaşmadan bir arada yaşamı mümkün hale getirecek bir ilkeye.

Gergerlioğlu'nu gördünüz mü, çevirin başınızı, çevirin çevirin…

Ciğerini bildiğim muhteremler, 'tarih', yazıldığı gibi okunmayan sözcüklerden. Gergerlioğlu bu memleketin geleceğinde, sizin payınıza düşecek olansa, halinizin efkârı...

Eziyet edebilmenin ilk koşulu, eşit değerde görmemek…

Faşist eylem, eşit ve insan kabul edilmeyene yönelir. Faşistin insan kabul etmediği, canını önemsemediği; bir gün Yahudi, bir gün Ermeni, bir gün Müslüman, bir gün siyah, bir gün Suriyeli, bir gün muhalif, bir gün yoksul, bir gün kadın olabilir.

Sahip çıkarsan, anayasa vardır; çıkmazsan, anayasa yoktur!

Hiçbir anayasa, hiçbir norm, hiçbir karar, kendi kendini korumaz, koruyamaz. Kâğıt parçalarının üzerinde yazan sözcükler dile gelmez.