Taha Akyol’un Sovyet sosyalizmiyle ilgili kitap yazdığını gördüğümde aklımda canlanan ilk düşünce Akyol’un böyle bir kitap yazmayı hak edip etmediği olmadı.
Bugünün, daha doğrusu bu düzenin ortalama yazarı, ya patronunu ya da kendini mutlu etmek için yazıyor, bunu biliyoruz. Umarım ikincisini yaşamıştır ve hızla unutulur dediğimi hatırlıyorum.
Ama devam etti. Akyol sanki “tartışın beni” dercesine kitabına gelen eleştirilerden seçmece yaptı ve köşe yazılarında topladı. Kendince sosyalistlerin tahammülsüzlüğünü ve farklı düşüncelere kapalılığını ispat ediyordu.
Kariyerine antikomünizmle başlamıştı. Sonra MHP’cilik, Özalcılık, Çillercilik, Ecevitçilik ve AKP’cilik… Fethullah Gülen’in ‘düşünsel derinliğini’ Edmond Burke referansı ile anlatabilmek için binbir takla atan biri acaba şimdi neyin peşinde olmalıydı? ‘Piyasa sosyalizmi’nin mi…
Her kabın şeklini alabilen ve vurduğunuz anda sıvılaşan böyleleri için yaşasaydı Nihat Genç ne derdi acaba diye aklımdan geçirdim.
Taha Akyol, herhalde, çekirdek anısını hatırladı ve bugünün Türkiyesi’nde antikomünizmin ekmeğini yemeye başladı.
Akyol’a göre Marksizm, Batı’da tartışılan, revize edilen felsefi ve siyasi bir fikirken, ‘Rusya’da ideolojik bir itikat olmuş. Raymond Aron, bu tür ideolojilere ‘seküler din’ diyormuş. CIA’nın maaşlı entektüeli de bir ‘otorite’ kabul edildiğine göre antikomünist büyünün bütünün malzemeleri tamamlanmış oluyor!
Peki sayın Akyol, hadi Sovyetler Birliği’nde pek çok sorun vardı, peki ‘Batı Marksizmi’ neyi başarmıştır bize bunu da açıklasaydınız. Yok o toplara girmeyecekseniz hiç konuşmayacaksınız.
Ha, Taha Akyol’un maksadı o eski moda totalitarizm eleştirisinden ekmek yemekse o mesleğin de yüz yıl öncesinde kaldığını hatırlatırız. Yok, sosyalizmle uğraşmakta ısrarlıysa, Akyol’un kariyeri falan da demeyiz, “Keşke bu kitabı yazmasaymışım” dedirtiriz.