SEÇKİN SÖYLEMEZ*
18. Brumaire’in girişinde Marks, Hegel’in bir yazısına atıfta bulunarak büyük tarihsel olayların kendini yinelediğini hatırlatır ve şöyle bir eklemede bulunur: “Tarihin tekerrürü ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak yaşanır.” Marks’ın bu tespitiyle ne kadar haklı olduğunu bugünlerde Afganistan örneğinde görmekteyiz. Bu bağlamda Afganistan’ın son 40 yıldır içinde bulunduğu toplumsal dinamikleri ele aldığımızda, sadece yaşanan tarihsel olayların tekrarına değil, aynı zamanda ülkenin yakın tarihine ve değişmeyen savaş gerçekliğine de ışık tutmuş olacağız.
15 Ağustos günü Afganistan‘ın başkenti Kabil’in Taliban hareketinin eline geçmesi, aslında tarihin tekerrüründen başka bir şey değil. Bunu anlayabilmek için nerdeyse günü gününe 25 yıl öncesine dönmek lazım…
Tarih, 26 Eylül 1996. Ülkenin güneydoğusunda medrese öğrencilerine öncülük eden bir mollanın kurduğu Taliban örgütü, iki sene kadar kısa bir süre içerisinde ülkenin büyük bir kısmını kontrolü altına alır ve Kabil’e girerek Afganistan İslam Emirliği’ni ilan eder.
O gün trajedi olarak algılanan bu olayı bugünlerde komediye çeviren ise süper güç Amerika’nın yönettiği 20 yıllık bir savaşın ve ülkenin yeniden inşası için harcanan milyarlarca doların, Taliban’ın yinelenen zaferi karşısında hiçbir engel teşkil etmemiş olması.
Bu gelişmeleri göz önünde bulundururken tekrar Marks’a dönmekte fayda var: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde.“
Bundan yola çıkarak Afganistan’da yaşanan Taliban gerçekliğini ve Batı’nın – tüm kuvveti ve kurduğu baskıya rağmen – yaşadığı hezimeti anlayabilmek için, Afganistan‘ın yarım asırdır içinde bulunduğu koşulları anlamamız gerekir. Bunu yaparken karşımıza üç tarihsel süreç çıkacaktır; Afganistan’ın toplumsal dinamiklerini yerle bir eden Sovyet işgali, Taliban’ın doğumuna gebelik eden Afganistan iç savaşı ve Taliban’ın yeniden ivme kazanmasına yol açan 11 Eylül saldırıları ve sonrası.
Bir Soğuk Savaş hikayesi: Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesi
Aslında 1978’den bu yana Afganistan’da fiilen sürmekte olan durumun başlangıç noktası klasik bir soğuk savaş hikayesidir. 27 Nisan 1978 tarihinde Afganistan Demokratik Halk Partisi (ADHP), kimine göre devrim, kimine göre ise darbe aracılığıyla ülkenin yönetimine el koyar.[1] Afganistan’da oluşabilecek bir sosyalist rejim, Soğuk Savaş’ın dengelerini bozacak nitelikte olsa bile süper güçler ilk aşamada çekimser davranır. Carter yönetimi yeni bir Vietnam yaşamak istemediği gibi, Brejnev de Nur Muhammed Tariki önderliğindeki ADHP’ye tam olarak güvenmemektedir.
Bu süreç içerisinde Afganistan Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş ve yeni hükümet tarafından yürütülen radikal toprak reformu ve kurulması çabalanan laik düzen, bilhassa muhafazakâr çevrelerde büyük tepkilere yol açmıştır. Sonuç itibariyle 1979 senesinde iç savaş patlak verir. Köktendinci grupların başını çektiği antikomünist muhalefet, kısa bir süre içeresinde silahlanır[2] ve Tariki hükümetine karşı cihat çağrısında bulunur. ADHP içerisinde ise farklı fraksiyonlar birbirine düşmüş ve hükümet tamamen işlevini kaybetmiştir.
Kabildeki sosyalist hükümet yıkılmak üzereyken, 1979’un aralık ayında ‘büyük abi’ Sovyetler Birliği sonunda müdahale kararı alır. İlk aşamada ADHP‘nin eski yönetimini ‘temizleyip’ Moskova yanlısı bir kukla yönetim yerleştirilir. Siyasi darbenin akabinde gelen işgal ise Afganistan’ı, Sovyetlerin Vietnam’ı haline getirecektir.
Kimi zaman Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma Martini veya Enfield tüfeklerle Rus birliklerinin karşısına çıkan Afgan direnişçilerin askeri anlamda kazanabilecek zaferi olmasa bile gösterilen mücadelenin propaganda açısından büyük değeri vardır. Afganistan’da yaşananlar bu anlamda dünya kamuoyuna iki ideolojik çerçeveden sunulmaktadır.
İlk sunum, Soğuk Savaş bağlamında kahraman Afgan halkının komünizme karşı verdiği çaresiz ama bir o kadar kahramanca kavgasını anlatır[3]. Reagan yönetiminin 1979’da başlattığı ve ‘mücahit’ olarak adlandırılan gruplara maddi destek sağlayacak programın (Operation Cyclone) zeminini oluşturacak olan bu anlatım, madalyanın Batı’ya dönük yüzüdür.
Bir başka söylem ise İslam dünyasını hedef almaktadır. Savaşın başlamasıyla birlikte birçok İslam ülkesinde yardım kampanyaları başlatılmış ve kamyon dolusu silahların yanısıra genç gönüllüler, komünistlere karşı cihat etmek için Afganistan yolunu tutmuştur [4]. Daha sonra El Kaide’nin kemik kadrosunu oluşturacak bu kişilerin ‘Arap-Afganları’ olarak tanınmaya başladığı dönemde, savaşın seyri de dönmeye başlar.
1986 senesinde CIA’ın, Pakistan istihbarat servisi ISI yoluyla mücahit gruplara Stinger füzeleri tahsis etmesiyle, Rusların Afganistan’daki hava hakimiyeti kırılır. Zaten gerilla savaşı karşısında demoralize olmuş Sovyet askerleri, teke tek mücadeleye itilir ve kayıplar çoğalır. Moskova, savaşın maddi ve manevi yükünü taşıyamaz hale gelmiştir. 1989 senesinde son Sovyet birlikleri Afganistan’ı terk ettiğinde, ülkedeki köylerin üçte biri yıkılmış, karayollarının üçte ikisi kullanılamaz hale gelmiş ve 2 milyon sivil hayatını kaybetmiştir. Muzaffer mücahit gruplarının arasında büyüyen gerilim ise ufukta gözüken yeni bir iç savaşın sinyallerini verir.
Taliban‘nın beşiği: Afganistan iç savaşı
1992’de mücahit gruplar arasında bir mutabakat sağlanıp 26 Nisan tarihinde Afganistan İslam Devleti kurulsa da bu yeni oluşum hiçbir zaman gerçek devlet işlevine sahip olmayacaktır. 1994’te daha önce beraber savaşmış Ahmet Şah Mesut ile – Türkiye‘deki ilişkilileri açısından da ilginç – Gulbeddin Hikmetyar arasında anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Yeni düzen içerisindeki kuvvet dağılımı üzerinde anlaşamayan ‘eski müttefikler’ bu sefer birbiriyle savaşmaya başlamıştır. Hikmetyar’ın birlikleri Kabil’i top atışına tutarken ülkenin geri kalanı yerel milislerin keyfi hükmüne terk edilmiştir. Afgan devletinin yıkıldığı bu kaos ortamında, ülkenin güneydoğusunda yeni bir siyasi oluşum kendini göstermeye başlar.
Sovyetlere karşı verilen savaş, gerisinde sadece harabe edilmiş bir ülke değil, aynı zamanda bir yetimler ordusu bırakmıştır. Yerinden ve yurdundan edilmiş yüz binlerce genci bu süreçte benimseyen en önemli kurumlardan biri medreselerdir. Birçoğu 80’lerde Arap ülkelerinden gelen maddi yardımlarla kurulan Kuran okulları, o zaman Afganistan’da pek yaygın olmayan köktendinci bir İslam anlayışını temsil ediyordu. Bilhassa Suudi kökenli savaş gönüllerin beraberinde getirdiği ‘Vahabilik’ ilk başta Afgan halkı arasında pek rağbet görmese de savaşın yarattığı sosyokültürel yıkımla yaygınlaşmış ve önemli bir ideolojik faktör haline gelmiştir.
Daha önce Ruslar karşısında muzaffer olmuş ama artık basit asayiş görevlerini bile yerine getiremeyen mücahit grupları halk nezdinde tüm güvenirliğini kaybederken insanlar artık medreselere öncülük eden mollalardan medet ummuştur. Bunlardan biri Kandahar şehrinde ikametgâh eden ve Sovyetlere karşı verilen harpte tek gözünü kaybetmiş Molla Muhammed Ömer’dir. 1994’te yerel bir milis önderine karşı mücadele veren Molla Ömer ve talebelerinden oluşan grup, ilerleyen zamanda bir ordu haline gelecek ve iki sene sonra ülkenin başkentini ele geçirecektir.
1996 senesi itibariyle ülkenin kuzeyinde bulunan ve eski mücahit gruplarından oluşan bir direniş koalisyonunun kontrol ettiği bölge dışında tüm Afganistan’a hükmeden Taliban, aynı yıl Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etmiştir. Molla Ömer artık ‘Müminlerin Emri’ unvanını taşır ve katı bir şeriat sistemini yürürlüğe sokar. Kısmen Vahabi, kısmen Peştu töresine dayanan bu yeni sistem, öncelikle kadın haklarını yok saymakta ve ülkede bulunan Şii grupları hedef almaktadır[5]. 2001 senesinde Taliban, Şah Mesut‘un öncülük ettiği son direniş odağını kıskaca almışken ve Molla Ömer‘in nihai zaferi yaklaşmışken 11 Eylül sabahı, Kabil’in 10 bin kilometre uzağında yaşanacak bir saldırı, tüm planları altüst edecektir.
11 Eylül, El-Kaide ve sonrası
1996’da Taliban’ın zaferleri, bilhassa daha önce Afganistan’da Ruslara karşı savaşmış Arap-Afganları için umut verici bir gelişme olmuştur. 1989’da Sovyet-Afgan harbinin bitimiyle birçok yabancı savaş gönüllüsü ülkelerinin vatandaşlığından çıkarılmıştı. Ülkelerine geri dönemeyen ‘mücahitler’in çoğu daha sonra Bosna ve Çeçenistan gibi başka savaş alanlarına gitmiş ve kendilerine ılımlı bakan rejimlerin bulunduğu ülkelere göç etmişti.
Bu süreç içerisinde daha sonra El Kaide örgütünün başı olarak tanınacak Usame bin Ladin, Sudan’ın başkenti Hartum’a yerleşmiş ve görünürde asıl mesleği müteahhitliğe geri dönmüştü. Aslında bin Ladin’in etrafındaki grup 1992 itibariyle Hartum‘un güneyinde ilk El Kaide kampını kurmaktaydı. 29 Aralık 1992’de Yemen’in Aden kentinde Amerikan vatandaşlarını hedef alan bir saldırı ve 1993’te New York’ta bulunan ikiz kulelerine yapılan ilk saldırı girişiminden sonra Washington, Sudan lideri Ömer el Beşir üzerindeki baskıyı yoğunlaştırır, saldırıların azmettiricisi olarak adı geçen bin Ladin ise gidebileceği yeni bir ülkenin arayışına başlar.
1996’da kurmaylarıyla birlikte Afganistan’a geçen ve Molla Ömer’le kuvvetli ilişkiler kuran bin Ladin, sadece Taliban hükümetine maddi destek sağlamaz, bir kızını Ömer’le evlendirip ailevi bağlar da kurar. Karşılık olarak bin Ladin’e ve grubuna Pakistan sınırına yakın Tora Bora dağlarında bir kamp alanı tahsis edilir. Bu ilk dönemde gelişen sembolik bağlantılar dışında ise El Kaide ile Taliban arasında organik bir bağlantı bulunmamaktadır.
Tora Bora dağlarında 11 Eylül saldırıları için düğmeye basıldığında, Molla Ömer’in ne teşviki ne de haberi olacaktır. Taliban hareketi, aslında oluştuğu 1994 senesinde olduğu gibi hep içe yönelik bir siyaset gütmüştür. Yurt dışında saldırı girişimlerinde bulunmadığı gibi, genel anlamda uluslararası kamuoyunun fazla gözüne batmaktan da kaçınmıştır.
17 Eylül 2001’de dönemin ABD başkanı Bush, 11 Eylül 2001 saldırılarından birinci dereceden bin Ladin’in sorumlu olduğunu ve bu nedenle ‘ölü ya da diri‘ tutuklanması gerektiğini açıklar. 18 Eylül’de BM Güvenlik Konseyi, Taliban rejimini bin Ladin’i ‘hemen ve koşulsuz olarak‘ Amerikan adaletine teslim etmeye çağırdığında, Molla Ömer, ‘bin Ladin’in suçluluğunun henüz kanıtlanmadığı ve Talibanların saldırılara dahil olmadığı’ gerekçesiyle BM’nin istemini reddeder.
Bunun üzerine 7 Ekim 2001’de ABD liderliğindeki bir koalisyon, Operation Enduring Freedom kapsamında, BM Güvenlik Konseyi’nin 1368 sayılı Kararnamesine dayanarak Afganistan’a askeri müdahalede bulunur. Taliban hükümeti meydan direnişi göstermektense geri çekilmeyi tercih ederek silahlarını gömer ve birliklerinin çoğunu mülteci akımlarıyla birlikte Pakistan sınırında bulunan Veziristan bölgesine kaydırır.
Bush’un, Afganistan’da Batı modeline dayalı demokratik bir anayasal devlet kurma hedefini açıkladığı 2001 senesinin sonunda, aslında ülke 80’lerin başındaki koşullara geri dönmüştür. Yine yabancı kuvvetler ülkeyi işgal etmiş, savaşın yaratığı yıkım toplumsal dinamikleri sarsmış ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen cihatçıların göçü başlamıştır. Değişen tek unsur, yeni işgalcilerin bu sefer eski müttefik Amerika’nın başını çektiği bir Batı devletleri koalisyonu olması ve savunan kuvvetlerin Taliban olmasıdır.
Afganistan’nın bugünü ve yarını
22 Aralık 2001 de Hamid Karzai yönetiminde Batı destekli yeni Afgan hükümeti kurulduğunda, Taliban ülkenin güneydoğusunda kuvvetlerini toplamaya başlar. ABD’nin ne bin Ladin‘i ne de Molla Ömer’i yakalayabilmesi Taliban açısından moral sağladığı gibi, Taliban kuvvetleri 2003 senesinde Helmand, Farāh, Gazni ve Nimruz vilayetlerinde kısmi kazanımlar elde eder. Savaş boyunca en yoğun çatışmaların yaşandığı bu bölgelerde Taliban yeniden stratejik istikrarı yakalamayı başarır.
2015 senesinin eylül ayında Taliban, daha önce rejimlerine karşı en önemli direniş odaklarından biri olan ve yoğunlukla Taciklerin yaşadığı Kunduz’u ele geçirir. Şehir dört gün sonra – NATO birliklerinin hava desteğiyle – geri alınabilse bile savaşın dönüm noktasını teşkil etmektedir. Çünkü Molla Ömer’in 2013 senesindeki ölümüne ve 2015 itibariyle ortaya çıkan örgüt içi kopmalara rağmen[6] Taliban hareketi, askeri ve ideolojik olarak birliğini muhafaza edebilmiştir.
2016 itibariyle hükümet kuvvetleriyle kısmi ittifaklar kurup İŞİD gruplarına karşı operasyonlar düzenleyen Taliban’ın askeri olarak yenilemeyeceği artık ABD tarafından da kabul görmektedir. Amerika başta olmak üzere birçok Batı ülkesi için Afganistan’da verilen savaşın çıkarsızlığı işte bu süreçte belirir ve dolaylı yollarla barış görüşmelerinin önü açılır.
29 Şubat 2020’de ABD’nin Afganistan özel elçisi Zalmay Halilzad ile Taliban’ın Doha’daki siyasi ofisinin başkanı Molla Abdul Ghani Baradar arasında, 2021 yılına kadar tüm yabancı birliklerin ülkeden çekilmesini öngören Doha Anlaşmasını imzalanır. Görüşmelere müdahil edilmeyen Kabil hükümeti için bu anlaşma aslında daha önce Batı tarafından Afganistan lideri Eşref Gani’ye verilen garantilerin yerine getirilmeyeceğine dair ilk belirti ve Kabil hükümeti için fiilen bir ölüm fermanı teşkil etmektedir.
Taliban geri dönerken dünya kamuoyu – Sovyet işgalinden sonra olduğu gibi – Afganistan’ı var gücüyle unutmak istemindedir. ABD Başkanı Joe Biden, 14 Nisan 2021’deki bir konuşmasında şöyle bir açıklamada bulunur: “Afganistan’daki Amerikan askeri varlığından sorumlu dördüncü ABD başkanıyım. Bu sorumluluğu beşinci bir başkana devredemem.” Biden‘ın bu sözleri aslında Batı’nın, Afganistan’da yaşadığı yenilginin kabulünden başka bir şey değildir. Daha önce ülkeyi terk eden Ruslar gibi, artık sıra Amerikalılara gelmiştir.
Kabil hükümeti yıkılırken daha önce de Taliban’a karşı mücadele etmiş eski aktörler gün yüzüne çıkıyor ve yeni bir iç savaşı işaret ediyor. Penşir vadisinde 20 yıl önce olduğu gibi toplanan yeni direniş, bu sefer modern Amerikan silahlarına sahip bir Taliban örgütüyle karşı karşıya olacak.
Genel anlamda bakıldığında ise Afganistan’da tarih bir kez daha tekerrür etmiştir. Fiilen 40 senedir süren bir savaşın sonrasında geriye kalan tek gerçeklik ise yoksulluk, yıkım ve yeniden başlayacak kanlı bir savaş.
* Duisburg-Essen Üniversitesi Siyasal Bilimler Enstitüsü, Eyalet Politikaları ve Kamu Yönetimi Bölümü, bilimsel araştırma görevlisi ve Tübingen Üniversitesi öğretim görevlisi
[1] Enteresandır; 70’lerin sonunda doğru farklı siyasi hareketlerin darbe girişimleri olmuştur. Daha sonra ‘Penşir Aslanı’ lakabıyla tanınacak Tacik asıllı, ünlü Afgan askeri lider Ahmet Şah Mesut’un içinde bulunduğu bir grup da 1976’ta darbe girişiminde bulunmuş ama başarısız olmuştur.
[2] Bu erken aşamada CIA‘in sürece hangi çapta müdahil olduğu bugün tartışma konusu olsa da, Pakistan istihbaratı ISI‘in İslamcı gruplara lojistik ve maddi yardımlarda bulunduğu üstü örtülmeyen bir gerçektir.
[3] 1988 senesinde çekilen ve Afgan-Rus savaşını konu alan Rambo III filminin son sahnesinde su cümle geçer: This film is dedicated to the brave Mujahideen Fighters of Afghanistan’.
[4] Enteresan olan bu süreçte Afganistan’a Müslüman olmayan birçok gönüllü savaşçı gitmiştir. Bunların arasında belki en ilginci, Japon Karate hocası Koşiro Tanaka’dır.
[5] Bu esnada bilhassa Bamyan bölgesinde yaşayan ve ülkenin Şii azınlığını oluşturan Hazara etnik grubu, birçok katliama maruz kalmıştır.
[6] Birçok cihatçı örgütte olduğu gibi, El Kaide-IŞİD ayrışması, 2014/2015 senelerinde Taliban’a yansımıştır.