Okul saldırılarının psikolojisi: Bir çocuk bu noktaya nasıl gelir?
O

Bir okulda silah patladığında toplum önce sese döner. Kaç kişi yaralandı, fail kimdi, silahı nereden buldu? Bunlar gerekli ama gecikmiş sorular. Çünkü silah patladığında, aslında çok şey çoktan olmuştur. Bir çocuk çoktan ilişkiden kopmuş, dilini yitirmiş, seçeneklerini tek tek kapatmıştır. Biz sesi o anda duyarız; oysa süreç çok daha önce başlamıştır.

Asıl soru şudur: Bu çocuk ne yaşadı değil, hangi noktada artık başka bir ihtimal kalmadığına inandı? Okul saldırıları bir anda olmaz. Silah, kararın kendisi değil, sonucudur. Önce dil tükenir; yaşanan şey söze dönüşemez. Sonra bağ kopar; bu deneyimi taşıyacak bir ilişki kalmaz. En son silah konuşur. Yani ortada ani bir patlama değil, giderek daralan bir ihtimaller alanı vardır.

Bu yüzden bu tür eylemler başlangıç değil, görünür hâle gelmiş bir sürecin son noktasıdır. Öte yandan bu süreci anlamak için patoloji tek başına yeterli değildir; bireysel kırılganlıklar, ilişkisel kopuşlar ve toplumsal bağlam birlikte düşünülmelidir.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta bir gün arayla yaşanan saldırılar ‘münferit’ değildir. Sosyal medya imaları, tehditler, planlama izleri, silaha erişim ve birikmiş duygular tek tek belirleyici değildir. Belirleyici olan, bunların aynı anda devreye girmesidir. Şiddet bir neden değil, bir eşiğin adıdır.

Kahramanmaraş’ta okul saldırısını düzenleyen İsa Aras Mersinli. Fotoğraf: X / Ekran görüntüsü

Birikim ve eşik

Bu eşik çoğu zaman aşağılanmanın birikimiyle oluşur. Bir çocuk için en yakıcı duygu korku değil, aşağılanmadır. Korku geri çeker; aşağılanma içeride kalır. Çünkü korku bedeni, aşağılanma benliği hedef alır. Tekrarlayan dışlanma, yok sayılma ve küçük düşürülme zamanla olay olmaktan çıkar, kimliğe dönüşür. Çocuk yalnız üzülmez; kendini eksik, hatalı, değersiz hisseder.

Ama bu birikim tek bir yerde oluşmaz. Okulda yaşanan her temas, evde karşılık bulduğu ya da bulamadığı ölçüde derinleşir. Sürekli eleştirilen, kıyaslanan, yalnız başarıyla kabul gören ya da duygusu küçümsenen bir çocuk için aşağılanma bir an değil, sürekliliktir. Bu yüzden çocuk yalnız yaşadıklarını değil, kendisi hakkında ne hissetmesi gerektiğini de öğrenir.

Yalnız herkes bu noktadan aynı yöne gitmez. Aynı deneyimi yaşayan çocuklardan biri içine kapanır, biri donar, biri kendine yönelir. Şiddete giden hat, bu duygunun artık hiçbir yerde tutulamadığı noktada açılır. Tutulmak, adlandırılmak ve birlikte taşınmaktır. Bu yoksa, duygu içeride sıkışır ve yoğunlaşır. Bu sıkışma zamanla yalnız duyguyu değil, düşünceyi de daraltır; zihin alternatif üretmek yerine tek bir anlam etrafında döner.

Şiddetin yolu dört şey birleştiğinde açılır: yoğun utanç, dışa yönelen öfke, kontrol kaybı ve tetikleyici bir an. Bu an küçük görünür. Küçük değildir; geç kalınmıştır. Çünkü o ana kadar çocuk defalarca sinyal vermiş, karşılık bulamamıştır. Alternatif yollar kapandığında, en yıkıcı yol tek yol gibi görünür.

Sızıntı

Bu birikim görünmez ilerlemez; öte yandan doğrudan da ifade edilemez. Bu yüzden içeride olan şey sızar.

Tehditler, karanlık imalar, yarı şaka gibi cümleler… Bunlar yalnız tehdit değildir; konuşulamayanın dolaylı biçimidir. Çünkü yoğun aşağılanma ve değersizlik deneyimi doğrudan dile gelmez; parçalanarak çıkar. Bu yüzden ifadeler çoğu zaman belirsiz, çelişkili ve rahatsız edicidir.

Kişi hem saklar hem gösterir. Hem korkutur hem görülmek ister. Bu çelişki bir zayıflık değil, düzenlenemeyen duygunun biçimidir. Sorun sinyalin yokluğu değil, sinyalin çözülememesidir. Tek bir işaret kader değildir; işaretler kümelendiğinde desen oluşur. Ama bu desen çoğu zaman okunmaz. Çünkü çevre bu ifadeleri risk olarak değil, ‘ergenlik‘ olarak yorumlar. Böylece kişi görünür olur ama anlaşılmaz; bu da kopuşu derinleştirir.

Okulun görünmeyen anayasası

Bu sinyallerin en yoğun ortaya çıktığı yer okuldur. Çünkü okul yalnız bir öğrenme alanı değil, aynı zamanda bir değer dağıtım sistemidir.

Kim görünür, kim silinir, kim değerli, kim değersiz… Bu hiyerarşi açık değildir ama keskindir. Goffman’ın damga kavramı hâlâ geçerlidir: İnsan yalnız yaşadığı şeyle değil, o şeyin başkalarının gözünde neye dönüştüğüyle yaralanır.

Zorbalık yalnız fiziksel değildir. Bazen bakış, bazen kahkaha, bazen yok saymadır. Çocuk en ağır darbeyi tokattan değil, kendisine biçilen anlamdan alır. O anlam zamanla iç sese dönüşür. Öte yandan bu süreç çoğu zaman yetişkinler tarafından fark edilmez. Çünkü okul sistemi performansı ölçer, duyguyu değil. Akademik düzen korunur; ilişkisel kırılmalar görünmez kalır. Bu da bir tür kurumsal körlük yaratır.

Bu çocuk çoğu zaman ‘istisnai’ değildir. Aynı sınıfta oturan, aynı koridordan geçen, aynı dili duyan bir çocuktur. Onu ayıran şey yaşadığı olay değil, o yaşantının nasıl biriktiği ve nasıl karşılıksız kaldığıdır.

Ergenlik büyüteci

Bu birikim her yaşta aynı sonucu doğurmaz; yani süreç belirli dönemlerde keskinleşir. Ergenlikte duygular yoğundur, düzenleme kapasitesi sınırlıdır. Bu yalnız deneyim eksikliği değil, gelişimin kendisidir. Duygu taşar; onu işleyecek yapı geriden gelir. Bu yüzden küçük bir utanç, geçici bir durum olmaktan çıkar, benliğe yerleşmiş bir gerçeklik gibi yaşanır.

Ergen zihni mutlak çalışır. Ara tonlar kaybolur. Karmaşık sorunlara basit çözümler aranır. Öte yandan bu dönem kimlik inşasının merkezidir. “Ben kimim?” sorusu, başkalarının gözünde cevaplanır. Bu yüzden aşağılanma yalnız bir deneyim değil, kimliğe yönelik bir tehdit gibi yaşanır.

Silah burada yalnız bir araç değildir; zihinsel karmaşayı kesen bir yanılsamadır. Aynı zamanda bir kopuş yaşanır: kişi kendini ve başkalarını tam olarak hissedemez. Empati düşer. Karşıdaki, bir sahnenin parçasına indirgenir.

Utanç ve dönüşüm

Bu noktada sürecin merkezine gelinir. Çünkü görünen öfke olsa da, altta işleyen başka bir duygu vardır.

Utanç, belirli bir davranıştan çok, kişinin kendisine dair kurduğu olumsuz yargının yayılmasıdır. ‘Yetersizim’,değersizim’,eksiğim‘ hissidir. Bu yüzden diğer duygulardan daha zor taşınır.

Bu duygu taşınamadığında, zihin onu dönüştürür. İncinme öfkeye çevrilir; çünkü öfke pasifliği kırar, yön verir ve geçici de olsa bir güç hissi yaratır. Anlatı değişir: “Bende bir sorun var” düşüncesi , “bana bunu yaptılar” çerçevesine kayar. Bu kayış, öznel olarak daha katlanılabilir bir zemin sağlar.

Öfke burada bir patlama değil, bir savunmadır. Utanç benliği çözer; öfke onu geçici olarak yeniden organize eder. Bu yüzden bazı saldırılar yok etme isteğinden çok, dağılmayı durdurma çabasıdır.

Bir noktadan sonra zarar vermek yanlış olmaktan çıkar. Zihin gerekçe üretir. İntikam, denge kurma gibi hissedilir. Ve şiddet, yalnız mümkün değil, haklı gibi görünür.

Ev, silah ve kontrol

Ancak duygu tek başına eyleme dönüşmez; araya başka değişkenler girer. Silaha erişim, düşünce ile eylem arasındaki mesafeyi kısaltır. Bu yalnız teknik değil, davranışın kendisini şekillendiren bir faktördür. Araç, eylemin biçimini belirler.

Silah bir kontrol vaadidir. İçeride dağılmış bir benlik için bu güçlü bir yanılsamadır: tek bir hareketle her şeyi belirlemek. İç dünyası kontrolsüz olan bir zihin, dış dünyayı kontrol ederek kendini düzenlemeye çalışır.

Dijital tünel

Bu süreç yalnız fiziksel dünyada ilerlemez; dijital ortam bu süreci hızlandırır. Bugünün çocukları ekranlarda da yaşar. Mesele ne gördükleri değil, gördükleriyle içeride olanın nasıl birleştiğidir. Aynı içerikleri herkes izler; ama herkes o yola gitmez.

Dijital içerik yeni bir duygu üretmez; öte yandan tekrar eden şiddet temsilleri, zihinde bir senaryo oluşturur. Bu doğrudan taklit değildir; ama mümkün olanın sınırını değiştirir. Literatürde ‘copycat’ etkisi olarak tanımlanan bu durum, bir davranışın yalnız görünür değil, uygulanabilir hale gelmesidir.

Yalnız mesele izlemek değildir. Kişi o sahneyi zihninde dener. Tekrar, davranışı normalleştirmez; ona yakınlık kazandırır.

Toplumun dili

Bu bireysel süreçler, daha geniş bir dilin içinde anlam kazanır. Toplumun dili yalnız kelimeler değildir. Kimin susturulduğu, kimin küçültüldüğü, kimin alaya alındığı… Bunlar bir anlam haritası kurar. Bu harita yalnız ilişkileri değil, değeri de dağıtır.

Yani mesele yalnız ne söylendiği değil, neyin değerli sayıldığıdır. Eğer bu dilde öfke güç, sertlik değer, geri çekilmek zayıflık olarak kodlanıyorsa, çocuk bunu yalnız duyarak değil, yaşayarak öğrenir.

Bu yüzden şiddet bazı bağlamlarda yalnız bir davranış değil, bir ifade biçimi haline gelir. Kişi yalnız zarar vermez; kendini bu dilin içinde konumlandırır.

Bu dil yalnız dışarıda kalmaz; içeri taşınır. Çocuk kendi sesini kuramazsa, bu dili ödünç alır. Ve o dil sertse, iç dünya da sertleşir.

Neden bu yol?

Bütün bu katmanlar bir araya geldiğinde soru değişir: Bu çocuk neden bu yolu seçti?

Çünkü bu yol, belirli bir eşikte birçok şeyi aynı anda çözer gibi görünür. Aşağılanmayı güce, görünmezliği görünürlüğe, çaresizliği kontrole çevirir.

Öte yandan bu yalnız bir eylem değil, bir konum değişimidir. Edilgenlikten aktifliğe geçiştir. ‘Ben değersizim’ düşüncesinin yarattığı duygu, ‘ben karşılık veriyorum‘ anlatısına kayar. Bu kayış, öznel olarak bir denge hissi yaratır.

Bazı durumlarda bu süreç, değersizlik hissinin aşırı bir görünürlükle telafi edilmesine dönüşür. Bu yüzden eylem yalnız zarar verme değil, aynı zamanda kendini yeniden kurma girişimi gibi yaşanır.

Bu, bir tercih değil; diğer yolların işlevini kaybettiği bir noktada ortaya çıkan bir yönelimdir. Yalnız her çocuk bunu yapmaz. Aynı acı herkesi şiddete götürmez.

Kaçırılan temas ve son ses

Bütün bu sürecin içinde tekrar eden bir eksiklik vardır: Temas.

Temas, öğüt vermek değildir. Duygunun bir başkası tarafından taşınabilmesidir. Yani bir çocuğun yalnız ne yaşadığının değil, o yaşantının bir başkasının zihninde tutulabildiğinin hissedilmesidir. Bu yoksa, çocuk kendi duygusuyla baş başa kalır. Bu yalnızlık yalnız kalmak değildir; anlaşılmamaktır.

Anlaşılmayan duygu kaybolmaz. İçeride kalır, yoğunlaşır, biçim değiştirir. Önce susar, sonra sızar, sonra sertleşir. Bir noktadan sonra artık ifade edilmez; dışarıya boşalır.

Okulda patlayan yalnız silah değildir. Bastırılmış utanç patlar. Görülmemiş acı patlar. Taşınamamış bir benlik patlar. Kurşun, metalden önce bir anlam taşır.

Bu çocuk bunu neden yaptı? Çünkü zihninde diğer yollar teker teker işlevini kaybetmişti.

Bu anlaşılabilir miydi? Evet. Çünkü süreç görünmez değildi; yalnız yeterince okunmadı.

Her çocuk yapar mı? Hayır. Çünkü her çocuk aynı şekilde yalnız kalmaz.

Ama duyulmayan her bir çocuk, bir noktada kendini duyurmanın en sert yolunu düşünebilir.