Henüz 27 yaşındayken Birinci Dünya Savaşı’nda cephede ölen Alman ressam August Macke’nin bir köprüdeki insanları resmettiği 1913 tarihli tablosu.

Nehrin üstündeki köprüde alelade gezinen beş figür, renk cümbüşünü görünce donakaldı. Doğanın renkleri her yana saçılıp köprüyü esir almıştı.
Çıt çıkmıyor. Ortak bir gündelik rahatsızlığın düşündeler. Bu sırada doğa, dalgalanıyor da dalgalanıyor, renkler böyle üst üste binerse nasıl hisseder insan? Şaşalamaz mı?
Gür yapraklı ağaçların arasından güneş sızıyor, sızıyor ama zemindeki renkler en parlak altın sarısından kızıl-kahverengiye kadar koyulaşıyor. Ağaçların gövdelerinden gökyüzüne, giysilerden nehre… Baskın renkler bir heyula gibi yükseliyor, kucaklaşıyor ve tek parça halinde kollarını açarak görüntüleri örtüyor.
Mekan bozuldu. İnsanlar, ağaçlar, köprü ve nehir en dikkatli gözlerden bile kaçan ayrıntılara dönüştüler. Artık bütün çizgiler, üst üste binmiş renklerin kontrolünde. Resimde dolaşan bakış, her an bir akıntıya kapılıp rüyaya dalabilir. Oysa bir martı ötüşü kadar sıradan başlamıştı gün.
Renklerin esaretinden bir an için kurtulduk. Nasıl yapmıştık? Doğru ya… Ağacın gövdesine yaslanmış, ince uzun bir dala benzeyen fötr şapkalı adamı fark etmiştik. Hakikaten de ağacın uzantısı gibiydi; gözlerimizi kısıp yaklaştık: Pas rengi suratı, bütün o çirkin binaları hatırlatıyordu. Hiç rastlamadığımız bir suçlulukla boynunu bükmüştü. Veya hiçbir şey düşünmeden durmak istiyordu. Yargısız duruş.

Karşısında, nehir mavisi elbisesiyle bir kadın dikilmişti. Kızıl saçları köprüyü, dalları ve adamın suratını hatırlatıyordu. İşte beyaz şemsiyesi! Elimizi-kolumuzu bağlayan beyazı zaten duyumsamıştık ama, şemsiyeyi neden sonra seçebildik. Renk heyulasından dökülen parçalar… Hep denedin ama hiç ağaç olamadın, diyordu kadın, istesen de ağaç olamazsın. Zemindeki güneş yansımasından gözünü alamıyordu adam.
Hemen arkalarında, köprünün korkuluğuna yaslanmış nehri seyreden başka bir kadın vardı. Sessizliğe durmuştu. Gök açık. Nehir koyu. Vardı bir terslik. Siyah saçlarına bağladığı beyaz tüle ve kıyafetine baktıkça, şemsiyeyi düşünmemek için zor duruyorduk. Bütün renkler birbirini çağrıştırıyordu. Aniden ağaçlar, insanlar, her şey kayboldu ve renklerin müziği duyuldu. Bu tablo kulak istiyor, demiştin. Belki haklıydın. Belki de yoldaydık ve karşı çıkamayacak kadar yorulmuştum.
Kadının hemen solunda aynı sessizliğe yemin etmiş, renkleri –yani sesleri– benzeşen iki adam duruyordu. Dirseklerine dayanmış, hafifçe aşağı eğilmişlerdi. Ama bir tuhaflık seziliyordu. Duruşlarında, suratlarında ya da uzaklıklarında, resmin bütünüyle bir uyuşmazlık vardı. Hesapsızca belirmişlerdi.
Aslında dünyada hangi meydana çıksanız, onları, aynı hızda yürürken ya da bir köşede tembel otururken görebilirdiniz. Tek gezmezlerdi. Esnediler mi yelpazeye benzerlerdi. Onlar, her-yerin-insanıydı. Günübirlik hesaplar, tarihi köprüler, kimsesiz çimenlerdi onlar. Bu resimde olmasalardı da, görüneceklerdi.
Ağaçların dalları hareketlendi. Yaprakların arasından gördük: Masmaviydi gök. O sırada renkler yeniden ayaklandı. Perspektif öyle hızlı kayıp düştü ki elimizden, kalın renklerle başbaşa kalıverdik. Derinden derinden notalar duyuluyordu.
