Çerçeve | New York Movie – Edward Hopper
Ç

Amerikalı ressam Edward Hopper’ın, bir sinema salonunda köşesine çekilmiş yer gösterici kadını resmettiği 1939 tarihli yağlıboya tablosu. 

New York Movie (1939)

Dar bir merdivenin başında, elini çenesine yaslamış sarışın kadını kimse göremiyor. Bir tek biz, biz görebiliyoruz. 

Beyazperdeyi takip edemez olduk, hikayeden koptuk. Oturmuş, yer gösterici kadını seyrediyoruz. Elinde tuttuğu feneri saklamaya mı çalışıyor? Ne düşünüyor? Bizi değil ya… 

Oysa salona girerken herkes nasıl da pürneşeydi. Kahkahalar, fısıldaşmalar, gülüşler. Salon karardı, turuncu ışıklar belirginleşti. Ve herkes aynı filmi, aynı perdeden seyretmeye başladı. Önce kalabalıktık ve çok güzeldik, sonra giderek uzaklaştık. Neredeyiz, diye düşündük, ne yapıyoruz burada. Bir uyuşmazlık gelmişti başımıza. 

Bakışımız perdeden kopunca, birkaç dakika önce koltuk numaramıza fener tutan kadını gördük. Masmaviydi ve buna hiç dikkat etmemiştik. Kırmızı abajurlu lambanın altında, duvara yaslanmıştı. Gözleri halıya düşüyordu; desenleri büyüyen, küçülen, dalgalanan. Halüsinatif bir hareketlenme. Görünenin, görene sadakatini bir kez daha anladık o akşam.

Gidip sormalı mıydık: İyi misiniz? Neyiniz var? Hayır, hayır. İnsan sessiz bir hüzün duyabilir, dalınçlara sürüklenebilir ve bu yardım çağrısı anlamına gelmez. Rahatsız ederiz kaygısıyla -biraz da ilkel bilinç akışımızın utancıyla- yeniden beyazperdeye döndük: Görüntü, ışık, aksiyon, gerilim müziği. Film otoriterce his-emirleri yağdırıyor üzerimize. Herkesin gözü perdede ve içimizdeki yalnızlık giderek büyüyor. Yoksa bu hissi kadından mı devraldık?

Başımızı kaldırıp peş peşe asılmış turuncu lambalara bakıyoruz. Tanıdık renkler. Biraz sağa dönüyoruz, biraz daha… Seyirciler ile dik merdiveni ayıran girintili çıkıntılı bir sütun var. Dikkat kesilince, sütuna gömülü onlarca surat görüyoruz: Hem korkunç, hem korkak! Ne gürültülü bir sütun. Biraz daha sağa… 

Yine köşedeki kadın. Sarı saçları yakasında bitiyor. Dalgınlığına rağmen ne kadar cesur görünüyor, diye düşünüyoruz, nasıl bir karşıtlık bu. Her an, kimseye sezdirmeden, merdivene yönelip gözden kaybolabilir. Yalnızlık sözcüğünü bir türlü yakıştıramıyoruz ona. Gök mavisi bir hüzün duyumsuyoruz. 

Kadının duruşu, bakışı ve bütün bunların uçup konduğu zaman-mekan, bu hisler, bir yerden tanıdık geliyor. Hatırlıyoruz: Kalabalık bir akşam yemeğinin sonuna doğru izin isteyip lavaboya gitmiştik. Kapının ardından gelen sesler boğuk, cümleler kesik kesikti; kabul edelim ki akşama ait hissetmemiştik. Bir an, masaya dönmemeyi, kaçmayı düşündük. Sifona basıp musluğa davrandığımız anda dışarıdan yükselen şen kahkahaları duyduk, aman allahım, aynadaki görüntümüz tam da bu kadını hatırlatıyordu. 

Birden alkış koptu. İrkilerek perdeye döndük. Bitti mi? Adını unuttuğumuz filmi alkışlarken yeniden sağa baktık, alnımızda ter birikmişti, oracıkta kimse yoktu. Kadın, gitmişti. 

Aslında Hopper ne kadını, ne de sinema salonunu betimlemişti; resmedilen bizdik. Renkleri duyan, tabloyu konuşturan bizdik. Duvara yaslanmış düşünceli kadın, filmi izleyen kalabalık bizdik. Bu huzursuzluk, bu hüzün hep bizdik.

Biraz da Hopper’dı: ‘‘Büyük sanat, sanatçının iç dünyasının dışavurumudur. Ve dünyaya bakışını, iç dünyası yaratır.’’

Hopper’ın New York Movie tablosu, New York kentindeki The Museum of Modern Art’ın koleksiyonunda yer alıyor. 

Edward Hopper (1882-1967)

Çerçeve | Boynu Bükülmüş Otoportre – Egon Schiele

Çerçeve | Krizantemli Kız – Olga Boznańska 

Çerçeve | Ayrılık – Edvard Munch

Çerçeve | La Conversation – Henri Matisse