Kazuo Ishiguro’nun ‘Günden Kalanlar‘ romanındaki Stevens, yıllarca kusursuz bir uşak olmayı başarır. Babası ölüm döşeğindeyken bile görevine devam eder, duygularını işinin önüne geçirmez, kendisinden beklenen rolü neredeyse hiç aksatmaz. Dışarıdan bakıldığında olağanüstü bir özdenetimdir bu. Roman ilerledikçe başka bir soru belirir: Bir insanın koşullara bu kadar iyi uyum sağlayabilmesi, o uyumun kendisine de iyi geldiğini gösterir mi?

Dayanıklılık hakkında konuşurken bu ayrımı sık sık kaçırıyoruz. Zor koşullarda işlevini sürdüren, kendisinden bekleneni yapan, düzenini bozmayan kişiyi dayanıklı sayıyoruz. Oysa insan kendisini korumayı öğrenirken hayatını daraltan alışkanlıklar da edinebilir. Dayanıklılığın ne olduğunu anlamak için, insanın neye dayanabildiği kadar neye uyum sağladığına da bakmak gerekir.
Uyumun bedeli
Bir çocuk evde öfkenin ne zaman patlayacağını kestiremiyorsa yüz ifadelerini okumakta ustalaşabilir. Kapının kapanışından, sofradaki sessizlikten, birinin anahtarı masaya bırakışından havanın değiştiğini anlar. Yetişkin olduğunda çevresindeki insanların ruh hâlini çok hızlı sezmesi ‘yüksek empati‘ gibi görünebilir. Bu hassasiyetin geçmişinde bazen meraktan çok tetikte kalma ihtiyacı vardır.
Başka biri çatışmanın tehlikeli olduğu bir evde büyüdüyse sorun çıkarmamayı, karşısındakinin isteğini erkenden fark etmeyi, kendi ihtiyacını ertelemeyi öğrenir. Bu özellikler okulda, işte, ilişkilerde sık sık ödüllendirilir; ‘ne kadar olgun’, ‘ne kadar anlayışlı biri‘ denir. Çocuklukta ortamı güvenli tutmaya yarayan strateji yetişkinlikte hayır diyememeye, öfkesini fark edememeye, kendisini ancak başkasının ihtiyacını karşılarken değerli hissetmeye dönüşebilir.
Patoloji ile uyum arasındaki sınır davranışın dış görünüşünden kolayca anlaşılmaz. Kontrol sahibi olmak beceri de olabilir, yoğun kaygıyı yönetmenin bir yolu da. Kimseye ihtiyaç duymamak bağımsızlık gibi görünebilir; yakınlığın yaratacağı hayal kırıklığından korunmanın yolu da olabilir. İnsan ruhu yaralandığı yerde yalnız yara dokusu üretmez, orada işe yarayacak beceriler de geliştirebilir.
Elbette her titizlik kaygının, her bağımsızlık hayal kırıklığının, her uyumluluk korkunun sonucu değildir. Güçlü yanlarımızı geriye doğru izleyip her birinin altında bir yara aramak da indirgemeci olur. Bir özelliğin nereden geldiği kadar, bugün bize ne yaptığı da önemlidir. Bir zamanlar gerekli olan davranış bugün hâlâ aynı işi yapıyor mu? Verdiğimiz cevapları yalnız geçmişimiz belirlemez; bugün elimizde ne olduğu da önemlidir.
Dayanıklılık ve koşullar
Dayanıklılığın bir başka yanı daha az görünür, çünkü onu kişiliğin içinde aramaya alışığız. Oysa ne yapabildiğimizi yalnız kişisel kapasitemiz değil, elimizdeki imkânlar ve içinde bulunduğumuz koşullar da belirler. Bir insan zor bir dönemde birkaç gün işten uzaklaşabiliyor mu? Çocuğunu okuldan alabilecek bir yakını var mı? Geliri bir ay azalsa düzeni ne kadar sarsılır? Zorda kaldığında gece yarısı aradığında koşup geleni olur mu? Bunlar psikolojik bir kavramın fazla dünyevi ayrıntıları gibi gelebilir. Oysa değiller.
Michael Ungar’ın dayanıklılık çalışmaları, bakışımızı kişinin özelliklerinden çevresindeki imkânlara doğru genişletir. Benzer ruhsal becerilere sahip iki kişinin hareket alanı, çevreleri farklıysa aynı değildir. İmkânlar tek başına sonucu belirlemez; kişisel kapasite dediğimiz şeyin nerede ve nasıl kullanılabileceğini ise değiştirir. Para her acıyı çözmez ama bazı sorunların ağırlaşmasını engeller. Güvenilir bir ilişki geçmişi silemez ama kötü bir günü tek başına geçirip geçirmeyeceğimizi değiştirir.
Stevens’ın kusursuz özdenetimini de yalnız karakter özelliği olarak okuyamayız. Ne zaman susacağını, neyi görev sayacağını ve kendisinden ne kadar vazgeçebileceğini mesleği, içinde bulunduğu hiyerarşi ve hizmet ettiği evin dünyası da belirler. Stevens’ın kişisel erdem olarak yaşadığı sadakat, aynı zamanda kendisinden beklenen toplumsal rolün erdemidir.
Birinin ‘ne kadar iyi başa çıktığını‘ değerlendirirken kimi zaman içinde bulunduğu koşulları ya da sahip olduğu imkânları onun kapasitesi sanıyoruz. İşine hiç ara vermeyen biri gerçekten işinden güç alıyor olabilir; ücretli izni olmadığı için işe gidiyor da olabilir. Bir başkasının kendisine zaman ayırabilmesinde psikolojik becerilerinin yanı sıra, buna imkân veren koşulların da payı vardır. Bakım emeğini paylaşacak biri, güvenli bir ev, iyi bir patron, terapiye ayırabilecek para ve zaman, aileden gelen maddi destek… Bunların hiçbiri kişilik özelliği değildir ama insanın ne yapabileceğini etkiler. Dayanıklılığı yalnız kişisel bir erdem gibi anlattığımızda, insanın katlanmak zorunda kaldığı koşulları da kişisel bir sınava çeviririz.
Ann Masten’ın dayanıklılıkla ilişkilendirdiği ‘sıradan büyü’ ifadesinin sevdiğim yanı da bu. Dayanıklılığı olağanüstü insanların gizli yeteneği olmaktan çıkarıp güvenilir ilişkilere, öğrenmeye, problem çözmeye, bakım görmeye, gündelik düzenin sürdürülebilmesine geri verir. Ama bunların sıradan olması, herkese eşit dağıldıkları anlamına gelmez. Bir arkadaşın “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” demesiyle, ihtiyaç olduğunu söylemeye bile gerek kalmadan kapıya yemek bırakması arasında fark vardır. İlki iyi niyettir; ikincisi o akşam yemek yapmayı ya da ısmarlamayı düşünmek zorunda kalmamaktır.
Ne zamana kadar?
Bizi koruyan özelliklerin de bir ömrü olduğunu kabul etmek kolay değil. Bir davranış uzun süre işe yaradığında onu davranış olmaktan çıkarıp kimliğimizin parçası yapıyoruz: “Ben kontrolcü değilim, düzenliyim”, “Ben kimseye yük olmam”, “Ben duygusal biri değilim”, “Ben hallederim”; bir süre sonra bu cümlelerin nerede başladığını unutuyoruz.
Bir zamanlar tehlikeyi erkenden fark etmeye yarayan tetikte olma hâli, güvenli bir ilişkide karşıdakinin her sessizliğini tehdit gibi okutabilir. Kaosun içinde düzen sağlayan kontrol, koşullar değiştiğinde insanı sürekli alarmda tutabilir. Sabretmek bir ilişkide yakınlığı derinleştirirken, başka bir ilişkide insanı yıllarca çıkması gereken yerde tutabilir. Aynı davranışın işlevi, içinde bulunduğumuz koşullara göre değişir.
Dayanıklılığın daha az görünür taraflarından biri, koşullar değiştiğinde cevabımızı da değiştirebilmektir. Ama esneklik de boşlukta gerçekleşmez. Başka türlü davranabilmek için yalnız bunun gerekli olduğunu fark etmek yetmez; insanın buna imkânı olması ve içinde bulunduğu koşulların da buna izin vermesi gerekir. Bazen eski cevabı sürdüren yalnız alışkanlık değildir; başka bir cevabın bedeli fazla yüksektir.
Üstelik bazı koşullar yalnız başka türlü davranmayı zorlaştırmaz; eski cevabı ödüllendirir de.
İyi uyum, iyi hayat
İnsan neye uyum sağlıyor? Bazı ortamlar belirli yaraları ödüllendirir. Aşırı çalışmayı normalleştiren bir kurum, kendisini ancak üretirken değerli hisseden kişiyi çok başarılı bulabilir. Bakım emeğini doğal olarak bir kişiye yükleyen aile, kendi ihtiyacını sürekli erteleyeni fedakâr ilan edebilir. Hiç itiraz etmeyen çocuk ‘uslu’, sınır koymayan çalışan ‘uyumlu’, her krizi çözen aile üyesi ‘olgun‘ olur. Övgü, davranışın bedelini görünmez hâle getirebilir.
Bazen aynı düzen önce insanın hareket alanını daraltır, sonra o dar alanda gösterdiği uyumu meziyet diye ödüllendirir. Ücretli izin vermediği çalışanın hiç durmamasını ‘dayanıklılık‘ saymak bunun açık örneklerinden biridir. Yapısal bir eksiklik, böylece kişinin karakteri hakkında anlatılan bir başarı hikâyesine dönüşür. Sistemin iyi çalışması ile kişinin iyi olması aynı şey değildir.
Bazı davranışlarımızın neden yıllarca değişmediğini anlamak için çocukluğumuza bakmak yetmez; o davranıştan bugün kimlerin yararlandığına da bakmak gerekir. Her şeyi taşıyan kişinin yükünü bırakması yalnız kendisini değiştirmez. Yük ortadan kaybolmaz; daha önce onun taşıdığı şeylerin bir kısmını çevresindekilerin üstlenmesi gerekir. Bir davranışı sürdürmek bazen yalnız geçmişin değil, bugünkü ilişkilerin de talebidir.
Değişim bu nedenle her zaman alkışlanmaz. Sürekli ulaşılabilir olan çalışan telefonunu kapattığında, herkesi dinleyen arkadaş, “Bugün konuşacak hâlim yok” dediğinde ya da ailesindeki bütün sorunları çözen kişi geri çekildiğinde aynı cümleyle karşılaşabilir: “Sen değiştin.” Doğrudur. Bazı değişiklikler bozulmanın değil, yıllardır pahalıya mal olan bir uyumun sona ermesinin işaretidir.
Pahalıya mal olan bir uyumdan vazgeçmek, insanı başladığı yere geri götürmez.
Başka türlü dayanmak
Dayanıklılığı bir yayın eski biçimine dönmesi gibi düşünmek cazip. Darbe gelir, yay sıkışır, sonra eski hâline döner. İnsan için bu metafor eksik kalıyor. Yaşadıklarımızdan sonra her zaman eski biçimimize dönmeyiz. Bazı deneyimler öğretmez, olgunlaştırmaz, gizli bir armağan taşımaz. Can yakar.
‘Günden Kalanlar’da Stevens’ın hikâyesini acıtan da biraz budur. Hayatını taşıyan rolün dışında ne istediğiyle karşılaştığında, geride kalan zaman artık eskisi kadar geniş değildir. Kusursuz biçimde yerine getirdiği görevlerin bedeli, ancak o görevlerin dışına baktığında görünür olur.
Bir insanın ne kadar dayanıklı olduğunu ne kadar yük taşıdığına bakarak anlayamayız. Taşıdığı şey kadar, onu bırakmaya imkânı olup olmadığını ve bırakırsa ne olacağını da bilmemiz gerekir. Bazen o imkân salı akşamı çalan kapıdır; bazen ücretli izin, bakım yükünü devralan biri, “Bugün ben hallederim” diyen bir ses.
En ağır yükleri taşıyanları en dayanıklı insanlar ilan etmek kolay. Daha zor olan, o yükün neden onların sırtında olduğunu ve hangi koşulların orada kalmasını sağladığını sormaktır.