Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Cem Erciyes’in ‘Kelimeler ve Resimler’ adlı Orhan Pamuk kitabı eleştirisi (Yapı Kredi Yayınları).
- Zahide Gül Yüceer’in ‘Şarap İskelesi Sokak’ adlı Engin Barış Kalkan romanı eleştirisi (İletişim Yayınları).
- Bige Örer’in ‘Bulutlardan Başka Her Şey’ adlı Güçsal Pusar romanı eleştirisi (Yapı Kredi Yayınları).

Benden yaşça büyük, sesini, muhabbetini, konularını sevdiğim sanatçı dostlarımdan birini dinler gibi söylediklerine kapılıp gidiyorum. Okurken sayfalar ve saatler akıp gidiyor.
Orhan Pamuk, konudan konuya geçerken ben de bazen okuduğum bir sayfanın tadını çıkartmak için kitabı kapatıp duraksayarak, öğrendiğim yeni bir şeyi sindirmek için bekleyerek, internetten, raftaki ansiklopedilerden konunun tafsilatına girerek bir okuma serüveni yaşıyorum.
Kelimeler ve Resimler’den geriye böyle tatlı duygular ve Orhan Pamuk hakkında yeni bilgiler, düşünceler kaldı.
…
Kitabın bana göre en ilgi çekici yeri, Orhan Pamuk’un askerlik anıları. Daha önce hiç okumadık çünkü bu bölümü Orhan Pamuk bu kitap için yazmış. Böylece kitaba renk ve değer katmış. Hemen kitabın girişindeki anılarında 1980’lerin başındaki askerlik günlerine dönüyor.
Orada asker arkadaşlarının, gazetecilik okudum ve roman yazıyorum diyen genç Orhan’la “ne gazetesi var ne de romanı” diye dalga geçtiklerini anlatıyor. Sıradan erkek dünyasına, erkeklerin baş başa kaldıklarında ürettikleri o acımasız ve sert dünyaya dair nadir Orhan Pamuk metinlerinden biri bu. Entelektüel ve zengin çevrelerden gelen genç Orhan’ın, o bayağı ortamı neşeyle hatırlıyor olmasını onun adına güzel buldum, biraz da şaşırdım.
…
Anılarına eşlik eden fotoğraflar da koymuş Orhan Pamuk. Yatakhanede, yani askerî tabirle koğuşta çektirdikleri bir fotoğraf özellikle ilgimi çekti. “Ne garip” diye düşündüm, ondan 20 yaş küçük olan benim, onun 1980 yılındaki askerliğinden beş yıl sonra, ortaokul öğrencisiyken yatakhanede çektirdiğim fotoğrafla çok benziyor o kare…
Cem Erciyes’in Sanatatak’taki yazısı

İnsan neden doğduğu ve büyüdüğü toprakları geride bırakmayı seçer? Bu romanda insanı göç etmeye iten koşulları okuyoruz.
Göç bazen bir kaçış ve uzaklaşma olabildiği gibi, aynı zamanda insanın hayatındaki kırılmaların ve zorunlulukların bir sonucu olarak da ortaya çıkan, insanın karakterini, yaşamla ilişkisini derinden dönüştürebilen büyük bir deneyim.
Son on yılda Gezi Parkı direnişi ve sonrasındaki süreç, 15 Temmuz darbe girişimi ve pandemi sonrası artan göç istatistikleri, Türkiye’de gözle görülür bir toplumsal kırılganlık ve gelecek kaygısı üretti.
Bu ruh hâlinin edebiyatta er geç karşılık bulması kaçınılmazdı ve burada ele aldığımız roman tam olarak bu atmosferi bireysel hikâyeler üzerinden okura aktarma iddiasında.
…
Roman, 2013’teki Taksim Gezi Parkı protestoları sürecinde ilerliyor. Ancak Gezi olayları anlatının merkezinde yer almıyor; yazar bu dönemin atmosferini kullanıyor, fakat doğrudan politik bir söylem kurmak yerine dönemin bireyler üzerindeki etkisine odaklanıyor. Türkiye’den ayrılma kararlarının arkasında, birbirinden oldukça uzak görünse de aynı noktada buluşabilen karakter hikâyeleri yer alıyor.
Güncel Türk edebiyatında temel karakteristik özelliklerinden farklı olarak Şarap İskelesi Sokak , okurlarına, nesiller arasındaki çatışma ve uzlaşma arayışlarını resmeden bir panorama sunuyor.
Zahide Gül Yüceer’in Edebiyat Burada’daki yazısı

Bulutlardan Başka Her Şey, var olmaya, zamanın ve mekânın belirleyiciliğine, hayatın ve zihnin akışına, unutmaya ve hatırlamaya dair bir roman.
Yazar Güçsal Pusar, okuyucuyu içine çeken evreninde samimi dili, incelikli örülmüş anlatımı ve sürükleyici hikâye örgüsüyle zaman ve varlık üzerine felsefi soruları gündelik hayatın doğal akışıyla buluşturuyor.
Beş günlük bir zaman dilimini saatlere, dakikalara ayıran roman, üç şehir arasında (İzmir-İstanbul-Şikago) kurduğu çağrışımlarla bugünü, geçmişi ve geleceği iç içe geçiriyor; bilinç akışına, zihinsel sıçramalara ve yer yer sayıklamalara varan hafızanın kurduğu çok çeşitli bağlara ve ayrışmalara yer veriyor.
Anlatı kimi zaman iplikleri birbirlerine bağlarken, kimi zaman bilinçli olarak bazı uçları açıkta bırakıyor. Böylece zamanın çizgisel bir hatta ilerlemediği, döngüsel bir ritmi olduğu fikrini öne çıkarıyor. İnsanın yalnızca doğup büyüdüğü değil, kendini ve belki de hayatının anlamını bulduğunu hissettiği yere dönme arzusuysa romanın yoğun duygusal izdüşümlerinden biri.
Bir an şairin “Bu şehir arkandan gelecektir” dizesini anımsarız; bununla birlikte romanın ana karakteri Kudret, o şehrin peşinden kararlılıkla ve derin bir sezgiyle de gidendir aslında.
…
Romanın ana karakteri Kudret, “Heidegger’de Hiçlik Konsepti” başlıklı felsefe doktorasını yapmak üzere gittiği Amerika’da on yıl yaşadıktan sonra, Amerika’da öğretim üyesi olarak çalışmak ve “akademik kariyer”ine orada devam etmek “varken”, Türkiye’ye dönme kararı alır.
Doğduğu kent olan İzmir’e dönmeden önce, İstanbul’da geçirdiği kısa süre boyunca felsefeyi hayatının tam merkezine almanın alternatif bir yolunun akademinin dışında mümkün olup olmadığını gündelik hayatın içinde araştırır.
Bige Örer’in K24’teki yazısı