Şişli Tiyatrosu’nu iyi bilirim. Siz nasıl bilirsiniz?
Çok oyun izledim.
Ama tiyatronun işletmecisi Mustafa beyi tanımam.
Kendisinden bir kez bile bedava bilet istemedim. Fuayesinde bedava kahve içmedim. Kendi oyunum bedava prova saati istemedim, almadım.
Peki derdim ne?
Kapanmanın eşiğinde olması!

Hakiki bir tiyatro ve sanat tutkunu olarak; kapanan bir salon ile uçurumdan düşen bir kedinin benim ruhumda aynı hasara yol açması… Tam da bu nedenle yüreğim cız etti.
Bir kez de ölü sanat sevicileri haklı çıkmasın.
Bir kez de tiyatro yaparak da insanca yaşanacağına inanan insanlar çoğalsın.
Bir salon daha kapanmasın! Bir kez de…
Bir tiyatro, birdenbire kapanmaz.
Tükeniş bir yol halidir.
Önce seyircisi biraz azalır. Sonra kirası yükselir. Ardın spotlar tek tek patlayıp eksilir. Sonra dekorun parası çıkmaz. Bir oyuncu başka bir işe girer. Bir teknisyen mesleği bırakır. Bir oyun üç temsilden sonra afişten iner.
Salonun kapısına bir gün gerçekten kilit vurulur ama aslında o tiyatro çok daha önce, hepimizin gözünün önünde, santim santim kaybedilmeye başlanmıştır.
Sonra dönüp sorarız:
‘Nasıl oldu?’ Ardından gözyaşı… ‘Yazık oldu.’
Oysa nasıl yazık olduğunu biliyoruz.
Sanat kolektifi dedik, ama kolektif olan her yerden uzadık. Birbirimize sahip çıkalım dedik, herkes kendine sahip çıktı.
Gemisini her kurtaran, öteki gemilere uzaktan bakan entelektüel kaptan oldu.
Bugün Şişli Tiyatrosu’nun başına gelen tam da budur.
Ama mesele yalnızca Şişli Tiyatrosu değildir.
Mesele İstanbul’un, giderek Türkiye’nin, tiyatroyu bir kültür altyapısı olarak mı, yoksa kira ödeyebildiği sürece yaşayabilen herhangi bir ticari işletme olarak mı göreceğine karar vermesidir.
Ve belki daha büyük bir soru vardır; biz tiyatroyu gerçekten istiyor muyuz?
İstiyorsak yüzleşelim, soru net; var mısın?
Bugün Abide-i Hürriyet Caddesi’ndeki Şişli Tiyatrosu’nun geçmişine baktığımızda karşımızda sıradan bir gösteri salonu çıkmıyor.
Temelleri 1971’e uzanan mekân, 1972’de ‘Şişli Tiyatrosu’ adıyla Pekcan Koşar ve Suna Keskin’in oyunlarıyla seyirciyle buluştu. 1974’ten itibaren Gönül Ülkü–Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nun uzun yıllar sürecek dönemine ev sahipliği yaptı. Adile Naşit’ten Suna Keskin’e, Selim Naşit’ten Sümer Tilmaç’a ve Hadi Çaman’a kadar Türk Tiyatrosu’nun belleğine girmiş pek çok isim bu sahneden geçti. Demet Akbağ’ın tiyatroyla ilk buluşmalarından birinin de bu sahnede gerçekleştiği dönem tanıklıklarında aktarılıyor.
Tiyatro salonları taş, beton ve koltuktan oluşmaz.
Bu binaların içinde zaman birikir.
Bir oyuncunun ilk repliği, bir yönetmenin ilk başarısızlığı, bir seyircinin hayatında ilk kez tiyatro gördüğü akşam, kuliste yaşanan bir heyecan, bir küskünlük, bir sevda, prova sırasında gönül alan bir jest, kapalı gişe oynanan bir oyun, başarısız olmuş başka bir oyun…
Bunların tümü insanın ve insanlığın görünmeyen ama kurucu hafızasını oluşturur.
Şişli Tiyatrosu böyle bir yerdi; daha doğrusu hâlâ böyle bir yer olmaya devam etme ihtimalini taşıyor.
Salon 2000’li yıllarda farklı işletme dönemlerinden geçti; Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’na ev sahipliği yaptı. 2017’de maddi nedenlerle kapandığında, mülk sahiplerinden Ari Altınman’ın salonu depo ya da sauna yapmak isteyenler bulunduğunu ancak kendilerinin tiyatro olarak yaşamasını tercih ettiklerini söylemesi aslında bugünkü meselenin yıllar önceki habercisiydi.
Yani bugün yaşanılan kriz yeni değil.
Yalnızca ertelenmiş bir sıkıntıyı yeniden yaşıyoruz.
2026 başında tiyatro için bir dayanışma hareketi doğdu.
‘Şişli Tiyatrosu Tahliye Edilmesin’ kampanyası yaklaşık sekiz bin doğrulanmış imzaya ulaştı. Şubat–mart aylarında dayanışma festivali düzenlendi; tiyatrolar ve sanatçılar oyunlarıyla destek vermeye çalıştı.
Bunu hatırlatıyorum. Çünkü ‘kimse ses çıkarmadı’ demek adil değil.
Türkiye’de sanat dayanışmasının kronik sorunu tam burada başlıyor. Bir tiyatro kapanacağı zaman sosyal medya hareketleniyor.
‘Çok üzgünüz.’ ‘Bu sahne kapanmamalı.’ ‘Sanata sahip çıkalım.’
Üç gün sonra başka bir gündem geliyor. Sonra başka bir sahne kapanıyor. Aynı cümleleri yeniden söylüyoruz, yazıyoruz.
Bu dayanışma değil.
Bu, kültürel yas tutma alışkanlığı!
Fakat tam da bu nedenle artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor:
Bir tiyatro diğer tiyatronun rakibi değildir.
Bir oyuncu öteki oyuncunun düşmanı değildir.
Bir sahnenin seyircisi diğer sahnenin kaybı değildir.
Tersine, İstanbul’da ne kadar çok tiyatro yaşarsa tiyatro seyircisi o kadar büyür.
Tiyatro ekolojidir.
Ekolojide tek bir ağacı koruyarak ormanı kurtaramazsınız.
Şimdi biraz da gençlere sesleniyorum. Bu yazının gerçek sahiplerine… Ötekiler okumayacaklar, okusalar da iletişime geçmeyecekler; çoğunun kibirleri gölgelerini aşacak…
Konservatuvardan mezun oldun ama rolün yok.
Oyuncusun ama sahnen yok.
Yönetmensin ama oyuncun yok.
Yazarsın ama metnini okuyacak topluluğun yok.
Bir arkadaş grubuyla oyun yapmak istiyorsun ama prova salonu kiralayamıyorsun.
Ya da tam tersine hiçbir okuldan mezun olmadın.
Ama tiyatroyu seviyorsun. Seyircisisin. Işık öğrenmek istiyorsun. Dekor yapmak istiyorsun. Afiş tasarlamak istiyorsun.
Bir oyunun içinde nefes almak istiyorsun.
Size bir soru; neyi bekliyorsunuz?
Türk Tiyatrosu’nu kuran insanların çoğu ellerinde mükemmel koşullar olduğu için tiyatro yapmadı.
Tersine.Tiyatro yapabilmek için koşullar yarattılar.
Belki de genç tiyatronun en büyük problemi yetenek eksikliği değil.
Birbirini bulamama problemi.
Bu satırların üzerinde bir e-mail adresi var. Salon arayan da yönetmen arayan da oyun arayan da oyuncu arayan da bir yazsın bakalım; belki adresler birbiriyle buluşur…
Kimse ihtiyacı yokmuş gibi kuyruğunu gölgede dik tutmaya çalışmasın, herkesin ihtiyacı var.
Şişli Tiyatrosu mu? O da son satırların gizli öznesi olsun.
İyi pazarlar; bir tiyatro salonu daha kapanmanın eşiğine gelmişken, ne kadar iyi olabiliyorsanız!