Zulme susanlar toplumu eksiltir, ortak olanlar çürütür
Z

Bazı cümleler insanın zihnine bir çivi gibi çakılır; susturulamaz ve kolayca da unutulmaz. Bir kez duyuldu mu insanın iç dünyasında yankı yapmaya devam ederler. Al Pacino’nun ‘Kadın Kokusu‘ filmindeki efsanevi mahkeme sahnesinde söylediği o söz de onlardan biridir:

“O, kendi geleceğini satın almak için bir başkasını satmaz.”

Bir repliğin ardında saklanan soru

Bu replik yalnızca bir karakter savunması değil, her çağda yeniden sorulan çıplak bir ahlak sorusu:

Bir insan, kendi konumunu korumak ya da yükseltmek uğruna başka bir insanı feda ederse gerçekten bir gelecek kazanmış olur mu?

Yoksa satın aldığını sandığı şey, korkunun ürettiği bir güvenlik ilüzyonundan mı ibarettir?

Otoriter iklimlerde bu soru basit bir vicdan muhasebesi olmaktan çıkar; doğrudan bir hayatta kalma sınavına dönüşür. Güç, bireylere örtük bir sözleşme sunar:

Bana dokunma, güç gösterilerime itiraz etme, ses çıkarma; karşılığında korunursun.”

Ne var ki tarihsel deneyimler şunu gösterir: Sistemlerin sunduğu şey geleceğin güvencesi değil, yalnızca bugünün konforudur. Sadakat kalıcı bir teminat üretmez. Dün işe yarayan itaat bugün ‘yetersiz’ bulunabilir. İnsanın başkalarını satarak geleceğini güvenceye aldığı inancı da tam bu nedenle büyük bir yanılsamadır.

Bu yanılsama yalnızca bireysel korkudan değil, iktidarın kendini sahneleyiş biçiminden de beslenir.

Gücün sahnesi

Sert kararlar, beklenmedik cezalar ve gözdağı niteliğindeki uygulamalar zamanla bir siyasal sahne gösterisine dönüşür. Ama amaç tek tek bireyleri susturmak değildir yalnızca; asıl hedef kalabalığa şu mesajı vermektir:

İstediğimi yapabilirim. Kontrol bende.”

Psikoloji bilimi bunun gerçek bir güç fazlalığından değil, gücü kaybetme korkusundan kaynaklandığını söyler. Gücü sarsılan ve ülkeyi sağlıklı biçimde yönetme becerisini yitiren iktidar, kaygıyla sertleşir; hukuk dışı uygulamalara sarılır. Kendi panik odasına kapandıkça gözleri kör, kulakları sağır olur.

Halk ise daha fazla korkar; çünkü mantığın geri çekildiği yerde insan başına ne geleceğini öngöremez. Oysa bu tablo çoğu zaman iktidarın kaçınılmaz çözülme sürecinin başlangıcıdır.

Roma İmparatorluğu’nun son dönem kamu infazları ya da Sovyetlerdeki ibretlik yargılamalar, baskının yalnızca bir hâkimiyet aracı değil, aynı zamanda yaklaşan çürümenin habercisi olduğunu göstermiştir.

İşte tam bu sahnede başkasını satma hikâyesi başlar.

Korku, itaat ve sorumluluktan kaçış 

Korku insanları itaate zorlar. Korkan insan, kendi konforu için başkasını gözden çıkarabilir. Ancak insanın çıkarı uğruna bir başkasını satabildiği gerçeğiyle yüzleşmesi ağırdır. Bu yüzden kendini bunun zorunlu olduğuna inandırır.

Leon Festinger’in ‘bilişsel uyumsuzluk kuramı‘ vicdan ile eylem arasındaki çatışmanın yeni hikâyeler uydurularak bastırıldığını gösterir:

Yanlış yaptım” yerine “Mecburdum”, “Emir aldım”, “Başka çarem yoktu” denir.

Stanley Milgram’ın itaat deneyinde sıradan insanlar, otorite figürünün talimatıyla karşı odadaki kişiye acı verdiğini sandığı elektrik şoklarını uygulamayı sürdürür. Rahatsızlık duysalar da çoğu “Sorumluluk bende değil” diyerek devam eder. Böylece kişi kendini etik bir özne değil, emir uygulayan bir araç gibi konumlandırır. Oysa şiddet, uygulayıcının eliyle gerçekleşmiştir.

Albert Bandura’nın ahlaki çözülme modeli bu süreci tamamlar. Zulüm ‘görev’, ‘düzen’, ‘kamu yararı’ gibi kavramlarla meşrulaştırılır; mağdur ise ‘hak eden’ ilan edilir. Böylece kötülük vicdanı yaralayan bir suç olmaktan çıkar, sözümona ahlaki zorunluluk görünümü kazanır.

Alkışlayan kalabalık

Bazıları yalnızca boyun eğmekle yetinmez; zulme gönüllü destek verir. Gustave Le Bon’un ‘kitle psikolojisi’ kuramına göre kalabalık içinde bireysel sorumluluk erir, ahlaki frenler zayıflar. Güce yanaşmak geçici bir psikolojik güven yaratır:

“Onlar hedef alınırken bana bir şey olmaz.”

Ama tarih bunun bir yanılsama olduğunu tekrar tekrar göstermiştir. Stalin döneminde dün alkış tutan propagandacılar ertesi gün ‘hain’ ilan edilmiştir. Sadakat hiçbir zaman teminat üretmez.

Sessizliğin zinciri

Bir de susanlar vardır: Ne uygular, ne alkışlarlar ama müdahil de olmazlar.

Zygmunt Bauman’a göre büyük kötülük yalnızca faillerle değil, seyircilerle mümkün olur.

Solomon Asch’in uyum deneylerinde insanlar, yalnız kalmamak için apaçık yanlış yargılara bile katılabilmektedir. Sorun düşünememek değil, yalnız kalmaya katlanamamaktır.

Otoriter bağlamlarda bu uyum sessizliğe dönüşür. İnsan konuştukça risk aldığını düşünür; sustukça güvende olduğunu sanır. Oysa konuşulmayan her haksızlık zincire yeni bir halka ekler.

Gücü sergileyen korkusunu bastırır.

Emri uygulayan sorumluluğu yukarı devreder.

Alkışlayan güçle özdeşleşir.

Susan ise müdahil olmamayı erdem sayar.

Ama sonuç değişmez:

Haksızlığın yükü herkesin omzuna dağılır!

Fail olmayı reddetmek

Bütün bu karanlık zincirin içinde, çoğu zaman fark edilmeyen başka bir damar vardır: reddediş.

Stanford Hapishane Deneyi’nde gönüllüler kurayla gardiyan ve mahkûm rollerine ayrılır. Birkaç gün içinde yapay roller gerçek kimliklerin önüne geçer. Sertleşen gardiyanlar, içe kapanan mahkûmlar ve küçük bir otoriter düzen oluşur.

Ama bazı katılımcılar üstlendiği rolü sergilemeyi sürdürmek yerine oyundan ayrılır. Psikolojik çöküş taklidiyle deneyden çıkmaları slogan atmaksızın yapılan bir başkaldırıdır.

Direniş her zaman ses yükseltmek değildir. Bazen fail olmamayı seçmektir. Bazen mekanizmanın insan hammaddesi olmayı reddetmektir. Zinciri koparan çekiç değil, halkalardan birinin dönmeyi reddetmesidir.

Gelecek satın alınabilir mi?

Psikoloji, sosyoloji ve tarih aynı noktada birleşir: Hayır, başkasını satarak gelecek satın alınamaz.

Emirle zulmeden de alkışlayan da susarak izleyen de kendi geleceğini güvenceye almaz. Yalnızca vicdanını erteleyerek bugünü kurtardığını sanır.

Al Pacino’nun o repliğine yeniden dönersek:

“O, kendi geleceğini satın almak için bir başkasını satmaz.”

İnsan geleceğini satın almaz; ya vicdanla kurar ya da başkalarını satarak iç dünyasını çoraklaştırır.

Zulme susanlar toplumu eksiltir. Zulme ortak olanlar toplumu çürütür. Ama tek bir ses bile korkunun karanlık sahnesinde açılmış büyük bir çatlak olabilir.

Ve şunu hatırlatır:

Gelecek güce yaranarak değil, adaletsizliğe ortak olmayarak, suçsuz bir insanı konfor uğruna satmayı reddeden vicdanlarla yazılır!