
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
mustdagistanli@gmail.com
“1995’te” dersek ne anlarsınız? Ya da şöyle soralım: Anlaşılmaz veya yanlış anlamaya yol açabilecek bir ifade mi bu? Acaba “1995” adında, mesela, bir gezegen veya ülke ya da şehir var da ondan mı bahsediyoruz?
Bize kalırsa, bir yıldan bahsettiğimiz açık. Peki, neden lafı uzatıp “1995 yılında” yazıyor pek çok yazıcı, neredeyse hepsi?
Şu örneğe de sık rastlıyoruz: “1995 tarihinde.” Tarihten bahsettiğimiz belli değil mi zaten “1995” dediğimizde?
Sanırım 1990’ların başlarında Mümtaz Soysal, Milliyet’teki ‘Açı’ köşesinde bu laf uzatmanın bir başka örneğinden bahsetmişti: “1940’lı yıllar.” Sade bir şekilde “1940’lar” demenin neden yetmediğini soruyordu. Biz de soralım: Neden yetmiyor?
Daha zengin bir örneğe bakalım: “1995’in Ekim ayında.” Hmm, sadece “1995 Ekim’inde” yazsalar Ekim’le ayın kastedildiğini anlayamayız diye korkuyorlar demek.
Daha da katmerlisi şu: “1995 yılının Ekim ayında.” Hah şöyle; artık hiçkimse hiçbir şeyi yanlış anlayamaz!
Belki öznel tercihler gibi görünüyor size bu saydıklarımız, nesnel bir örnek verelim o zaman: Televizyon haberleri. Bu haber metinlerinde süre baskısı vardır, saniyeler kıymetlidir. İki kelime bir saniye sayılır. “1995 yılının Ekim ayında” dediğinizde, bir saniyede aktaracağınız bilgi için iki katı zaman harcamış olursunuz. Öyle sarsılmaz, öyle inatçı bir alışkanlıktır ki bu, yine de zamanı belirtirken gereksiz harcarlar zamanı.
Bir şeyi kısa söylemek varken uzatmak hata. Kısayı yeğle – uzunu özel bir katkı sağlıyorsa başka, şiir yazıyorsanız da başka.
Sene 2021 ortama uydun
Sebep oldu şeytan bir dile kıydın
Katil defterine adını yazdın
Eşirra Türkçeye hükümdar oldu
(Eşirra: en kötüler, en şirretler.) Sabahattin Ali’nin şiirini derdimize uyarladık, anlamışsınızdır.
Bu zaman tarifleriyle ilgili bir kılçık daha var: “Bundan yedi yıl önce kayak yapmayı öğrendim.”
Eğer şimdiki zamanda konuşuyorsak, “Yedi yıl önce kayak yapmayı öğrendim” demek yeter, bu andan yedi yıl önceyi kastettiğimiz açık. Neden ısrarla ‘bundan’ı katıyoruz cümlenin önüne?
Ama tabii, eski bir zamandan konuşuyorsak ve daha da eski bir zamana işaret ediyorsak başka:
“Yedi yıl önce kayak yapmayı öğrendim. Bundan iki yıl önce de buz patenini öğrenmiştim.”
Aslında, bu cümlede ‘bundan’ yerine ‘ondan’ı kullanmak daha güzel, daha doğru.
Bir yazıyı kötü yapan pek çok şey vardır; fazlalıklar, boş kelimeler, gereksiz ifadeler bunlardandır. Bu fazlalıkların herbiri dikendir, kılçıktır; lezzet bırakmaz, yazıyı yenmez yutulmaz yapar.
Zaman belirtmeyle ilgili başka bir kılçığa gazeteci arkadaşımız Meriç Şenyüz dikkat çekmiş gönderdiği mesajda: “Geçtiğimiz hafta.” Bizim de editör olarak yıllardır ayıklamaya çalıştığımız ama başedemediğimiz inatçı bir kılçık bu. Kırk yıldan fazla oluyor, bu kılçıktan Melih Cevdet bahsetmişti, Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasının tepesinde Cuma günleri yayınlanan bir yazısında. (Everest Yayınları, Melih Cevdet Anday’ın yazılarını bastı, sözünü ettiğimiz yazıyı bu dizinin Gökyüzü Haritası cildinde bulduk.) Şöyle diyor Melih Cevdet (9 Temmuz 1976):
… bir de “geçtiğimiz hafta” sözü üzerinde durmak istiyorum. Bu da yersiz bir yeniliktir, yoksa Türkçeden de mi bıkıyoruz? Dilimizde “geçen hafta”, “bu hafta”, “gelecek hafta” sözleri vardır, sadece bunlar zamanları anlatmamıza yeter. “Geçtiğimiz hafta” ne demek? Biz mi geçiyoruz haftayı?
İki yıl sonra bir yazısında tekrar değinmiş bu konuya: “Yoktur Türkçede böyle bir söz.”
Evet, biz mi geçiyoruz zamanı, yoksa zaman bizi mi geçiyor, zaman bizden bağımsız mı geçiyor? Herşeyi kendimizle bağlı saymamız bir hastalık değil mi? Herşeyin miladı ‘biz’ miyiz? Hem bir tek biz mi geçiyoruz zamanı?
Madem ‘geçtiğimiz’i çok seviyoruz, neden ‘geleceğimiz hafta’, ‘geleceğimiz gün’, ‘geleceğimiz yıl’ da demiyoruz? Korkarız, onun da deneceği zamanlar yakındır!
Melih Cevdet’in ‘geçen hafta – bu hafta – gelecek hafta’ düsturunun istisnası gündedir, çünkü ‘geçen gün’ hemen geçilen günü değil, daha önceki bir günü belirtir, hemen geçilen gün için ‘dün’ deriz.
Dili seven dikenine katlanmaz
Sevgili okur,
Herşey gözümüzün önünde kirleniyor, farkında olunmayacak gibi değil. Dilimiz de kirleniyor gözümüzün önünde, ama pek farkında değil gibiyiz ya da umurumuzda değil sanki.
Hergün çeşitli kirliliklerle ilgili haberler, yorumlar, görüşler okuyoruz. Bu kirliliklere karşı mücadele edenlerimiz de var. Dilimiz de mesela denizlerimiz kadar kirli. Bu kirli dili kullanıp öbür kirlilikleri anlatmaya çalışıyoruz bir de.
Türkçeyi elbirliğiyle kirlettik. Temizlemek, güzel bir dilin yaygınlık kazanmasını sağlamak için de elbirliği gerek. Artık neredeyse herkes hergün yazdığına göre, iş hepimize düşüyor demektir. Elbirliğiyle kirletmek için çabaya gerek yoktur, ama temizleyici elbirliği için özel çaba, uyanık bilinç gerekir.
Bu sayfa, dilimizi temizleme iddiasıyla boy göstermiyor kuşkusuz, yanlış ve kötü kullanımları, dilin dikenlerini gösterebilmeyi amaçlıyor. Kullandığımız dile dikkat kesilme hassasiyeti yaratabilmeyi, özenle yazma alışkanlığını uyarmayı umuyor.
Elbirliği, dedik. Katkılarınız bu diken ayıklama alanını daha yararlı, sağlam, şenlikli bir yere döndürecektir. Hem burada yayınlanan yazılar hem de dille ilgili her tür eleştiri, görüş, öneri, uyarınızı şu adrese bekliyoruz: mustdagistanli@gmail.com