Bazı tarihler takvim yaprağında kalmaz.
19 Mayıs da böyledir.
Yalnızca sisli bir sabah saatinde, bir geminin iskeleye yanaşması değildi.
Asırlara dayanan bir imparatorluk sarsılırken; deprem gürültüsü, enkaz kokusu, kaybetmenin yorgunluğu omuzlara çökerken, yığınların içinden yükselen o ince ama keskin cümleydi, ‘Daha bitmedi!’
Atatürk Nutuk’u bu olguyla açar… ‘1919 yılı Mayısının 19.’uncu günü Samsun’a çıktım.’
Çok sade bir cümle.
19 Mayıs bir başlangıç olduğu kadar bir reddiyedir de…
O reddiyenin ilk satırı bir vapurun güvertesinde yazılmıştı.
Bandırma Vapuru…

Adı bile yoksul bir masalın içinden çıkmış gibi. Görkemli bir savaş gemisi filan değildi.
Tersanelerde ‘Trocadero’ adıyla doğmuş, el değiştirmiş, dünyanın türlü denizlerinde gezmiş, kazalar yaşamış, isim değiştirmiş ve en sonunda Osmanlı’nın eline geçmiş; sonra bir sabah Mustafa Kemal’i ve arkadaşlarını Samsun’a taşımış küçük, yorgun, buharlı bir kader teknesi…
Tarihin tuhaflığı bazı büyük olayları küçük ve önemsiz gibi görünen nesnelerin üstlenmesidir.
Tahta bir at tarihin en büyük devletlerinden birini yok eder.
Sazlardan yapılıp nehre bırakılan bir sepet, bir peygamberi taşır.
Eski bir vapur Anadolu’nun karanlık bir kıyısına, bir milletin kurtuluş ihtimalini götürür.
Bandırma’nın yolculuğunu Argonatların Altın Post yolculuğuna benzetirim nedense… Onlar denizin bilinmeyen yüzüne doğru sefere giderler; aradıkları şey altından yapılma bir posttur. Bandırma’nın taşıdığı şey altından daha ağırdır; bağımsızlık fikri!
Altın Post kralların, Bandırma yoksul ve esir Anadolu halkının efsanesiydi.
Fakat bu yolculuğun en dramatik hikayesi, fırtınayı aşması ya da karanlık sularda riskli bir yolculuk yapması değildi.
O vapurdakilerin hiçbirinin bindikleri geminin, birkaç yıl sonra hurdaya çıkarılıp söküleceğini bilmemesiydi… Tarihin en kıymetli nesnelerinden biri, kendi çağında bir hurda değeriyle ölçülerek ömrünü tamamladı.
Bandırma Vapuru 1924’te hizmet dışı kaldı. 1925’te Haliç’te bir gemi hurdacısına satıldı ve sökülerek yok edildi.
Bir millet ihtilal ve bağımsızlık ihtimalini taşıyan gemisine sahip çıkamamıştı.
Bugün, şimdi karşımdaki tepede ormanın nasıl sökülüp talan edildiğini, antik Myndos surlarının üzerine görülmesin diye aceleyle beton döküldüğünü görüp ‘koruyamamışız’ diyorum.
Neyi koruyabildik ki?
Korumak değerini bilmekle olur.
Değerini bilmek hikayesini, tarihini okuyup öğrenmek ve sahip çıkmakla mümkün.
Zaferi anlatır gemiyi sökeriz. Kahramanı anar, kamarayı koruyamayız.
Belki de 19 Mayıs’ın en büyük sanatsal meselesi burada başlar. Çünkü sanat tam da bu yokluğun içinden doğmalıydı.
Bu kayıp gemiden romanlar, oyunlar, filmler, operalar, ağıtlar, modern destanlar çıkmalıydı.
Bizim sinemamızın, tiyatromuzun, romanımızın Bandırma Vapuru’na bakıp şunu sorması gerekiyordu: ‘Bir milletin hafızası neyi kaybedince eksilir?’
Ama sordu mu?
Olduğu gibi söyleyelim: Pek sormadı.
Türk sanat dünyası 19 Mayıs’ın hakkını bütünüyle verdi mi?
Hayır.
Veremedi.
Törenini yaptı, marşını söyledi, afişini bastı, çocuklara şiir okuttu, statlarda koreografi düzenledi, belgesel çekti, ders kitabına koydu. Bunların hepsi önemli.
Ama sanat, tören değildir. Sanat, resmî duygunun cilalanmış vitrini değildir. Sanat, yaraya parmak sokar. Sanat, ‘Bu gemi neden korunamadı?’ diye sorar.
Sanat, Mustafa Kemal’in tarihsel büyüklüğünü anlatırken, onun bindiği geminin yalnızlığını da anlatır.
19 Mayıs’ın en büyük filmi hangisi?
Bence hâlâ ‘Kurtuluş’.
Ama burada bile acı bir gerçek var: Kurtuluş, 19 Mayıs’ın değil, daha geniş bir Millî Mücadele anlatısının filmi olarak yapıldı.
Güçlüdür, ciddidir, tarihsel sorumluluk taşır. Rutkay Aziz’in Mustafa Kemal yorumu belleğe kazınmıştır. Ziya Öztan’ın rejisi, Turgut Özakman’ın tarihsel dramatizasyonu, Türkiye’nin görsel hafızasında özel bir yere sahiptir. Hepsi tamam.
Fakat Bandırma Vapuru’nun kendisini merkeze alan, onun kamarasını, yolcularını, korkularını, fısıltılarını, denizin karanlığını, İstanbul’dan kopuşun psikolojisini, Samsun’a varışın metafiziğini anlatan büyük bir sinema başyapıtımız hâlâ yok!
Bir gemi var.
İçinde bir devletin resmî görevlisi olarak yola çıkan, ama bir halkın kaderini değiştirecek bir adam var.
Başkent işgal altında.
Deniz karanlık.
Yol belirsiz.
Dönüş ihtimali yok.
Kamaralarda konuşulan her cümle tarihin nabzı gibi atıyor.
Bundan daha sinematografik ne olabilir?
Tiyatro ise bu hikâyeye daha da borçlu.
Bandırma Vapuru sahne için neredeyse kusursuz bir mekândır: dar bir alan, kapalı kamaralar, dışarıda deniz, içeride tarih. Karakterler sınırlı, gerilim yoğun, zaman kısa. Üç günlük bir yolculuk. Her sahnede yaklaşan bir kıyı. Her konuşmada büyüyen bir karar. Her sessizlikte bir bağımsızlık düşüncesi…
Ama Türk tiyatrosu bu gemiyi yeterince sahneye çağırmadı.
Oysa sahnede Bandırma, yalnızca Bandırma olmazdı. Bir ülkenin vicdanı olurdu. Kaptan köşkü, devlet aklı; kamara, devrim fikri; güverte, halkın geleceği; deniz, belirsizlik…
Bizim tiyatromuz bu metaforu sonuna kadar kullanmalıydı.
Kullanmadı.
O cümle hâlâ eksik anlatıldı.
Belki de bugün bize düşen, Bandırma’yı bir müze nesnesi olmaktan çıkarıp yeniden sanatın açık denizine indirmektir.
Bir filmde, sisli bir İstanbul sabahı…
Bir romanda, kamarasında yalnız kalan Mustafa Kemal’in suskunluğu…
Bir tiyatro sahnesinde, kaptanın denize bakıp ‘Samsun göründü mü?’ diye sorması…
Bir çocuk kitabında, yaşlı bir vapurun ağzından anlatılan Cumhuriyet masalı…
Bir operada, Karadeniz’in koro gibi yükselen sesi…
Çünkü Bandırma Vapuru yalnız geçmişe ait değildir.
O hâlâ kıyıya yanaşıyor.
Her kuşak için yeniden.
Yine de insan sormadan edemiyor…
Biz 2003 yılında açılmış bir müzeye gerçekten Bandırma Vapurunu mu koyduk, yoksa vicdanımızın sızısını mı camekâna kaldırdık?