Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
İşte bu şartlarda artık Türkiye’ye bir AB üyeliği takvimi verilmesi bekleniyor. Ama tam bu sırada 2008’in ikinci yarısında Fransa, AB Konseyi Başkanlığı’nı üstlendi.
Fransa’nın yeni ve genç bir Cumhurbaşkanı var: Nicholas Sarkozy. Almanya’nın başında da Hristiyan Demokrat Merkel.
Sarkozy başkanlığındaki AB bir anda Türkiye’nin adaylığında frene bastı. Ortada Türkiye’nin kriterleri karşılamadığıyla ilgili somut nedenlerden fazlası vardı. Doğrudan Sarkozy, Türkiye’nin AB’nin parçası olmadığını düşünüyordu.
Çok net ifade etti bunu:
“Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yeri yok.”
Merkel’le de anlaşıp 10 Mayıs 2009 tarihli bir toplantıda Türkiye’ye tam üyelik yerine ayrıcalıklı ortaklık önerisini sundular.
Fransa, Türkiye ile AB müzakerelerinin ilerlemesine yönelik bir “soft veto” gibi işleyen tutum aldı: Türkiye’nin AB müzakereleri kapsamında açılması gereken başlıkların bazıları Türkiye-AB ilişkilerinde siyasi engeller nedeniyle uzun süre açılmadı.
Bu tavır Türkiye’deki AB inancını azalttı, “AB zaten Hristiyan Kulübü bizi almaz” fikrini güçlendirdi.
İktidarın da AB inancı zayıfladı. AB’ye inananlar kaybetti, geleneksel milli görüş çizgisi hakim oldu.
Yani şimdilerde zannedildiği gibi Türkiye, AB sayfasını kendisi kapatmadı ya da Türkiye’deki otoriterleşme yüzünden AB sayfası kapanmadı.
Bu sayfayı bizzat Sarkozy kapattı. Üstelik Türkiye’nin son 100 yıldaki en demokratik ve kalkınmış zamanında.
İşte bu Sarkozy’nin Türkiye’ye karşı İslamofobik, Avrupa merkezci atarlar yaptığı yıllarda ve bahane olarak da Türkiye’nin demokrasi seviyesini gösterdiği zamanlarda dünyanın ve İslam dünyasının en kötü diktatöründen seçimler için para aldığı ortaya çıktı.
Üstelik 2007’de ilk Cumhurbaşkanı seçilirken.