
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
mustdagistanli@gmail.com
Yunus Emre’ye sormuşlar: “Mevlana’nın Mesnevi‘si hakkında ne düşünüyorsun?”
“Güzel de çok uzatmış…” diye cevap vermiş, “Ben olsam ‘Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm’ der çıkardım işin içinden.”
Mevlevi Abdülbaki Gölpınarlı bu hikayenin gerçek olamayacağını söylüyor. Gerçek ya da değil, bu sözün karakterini Yunus Emre’ye yakıştırıyorum ben. Nedir o karakter? “İmkansız sadelik”tir (sehl-i mümteni). Bu sadelik, kolay söylenmiş gibi görünür, ne var, herkes söyler bunu, diye düşünürüz, ama hayır, çok az kişi söyleyebilir, Yunus Emre olmak hiç kolay değildir.
Pek çoğumuz yazma konusunda tam ters yönde gideriz. Yazmaya yeni başladığımız sıralarda öyle sade, duru yazmayı çantada keklik sayıp süslemeye bakarız yazıyı, “kendimizden bir şey katarız”. Çantada keklik sandığımız o sadelik sanki orta malıdır, hepimizin elinin altındadır da tenezzül etmeyiz ona. Şöyle bir güzel yazmak isteriz. Pek çoğumuz başlangıç aşamalarından sonra da sürdürür bu tutumu, hatta pekiştirir; demek ki, başlangıç bir aşama değil, bir aşamama durumudur kimimiz için.
Oysa “Sadelik, en son varılan aşamadır” denir (Çok yıllar önce Tarih ve Toplum dergisinde Nedim Gürsel’in Yunus Emre’yle Nâzım Hikmeti birlikte ele aldığı yazısından hatırlıyorum bu sözü. Kitaplığımdan uzakta olduğum için sahibi Gürsel midir, başkası mıdır bakamadım.)
Salah Birsel de aynı şeyi şöyle söyler:
“Sanatın sadeliğe erişmesi, yani sanat eserinin her türlü süs ve yapmacıktan kaçınması, öyle kolayca elde edilebilecek şeylerden değil her halde. Buna sanatçı, uzun emeklerden, uzun ter dökmelerden sonra varabilir ancak.
Bir ressama tablosunun pek sade olduğunu söylemişler.
‘Siz de benim gibi tabloyu yüz kere bozup yeniden boyarsanız, böyle sade olur elbet’ cevabını vermiş.”
Süs, aleladelikten kurtulmanın yolu sanılıyor. Bu yola sapanlardan çoğu klişelere başvurur, oysa klişeler –geçen yazıda da, önceki yazılarda da anlatmaya çalıştığım gibi- kişiliksizdir, ölüdür, anlatım yetenekleri yoktur; klişeler bir yol değildir.
Klişelere boş laflar, gereksiz kelimeler eşlik eder, sadece gazetecilerimiz değil, siyasetçilerimiz de düşkündür bunlara. Yeşil Sol Parti’nin şu X (Twitter) paylaşımına bir bakın:
“6-7 Eylül 1955’te Hristiyan ve Musevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırıları kınıyor, yaşamını yitirenleri saygıyla anıyoruz. Bu coğrafyanın kadim halklarına dönük hayata geçirilen bu utançla yüzleşilmelidir. Mücadelemiz, bir daha bu tür saldırıların olmaması içindir.”
“Yönelik gerçekleştirilen” demenin ne kadar çirkin olduğunu görmek, anlamak zor mu? Onun yerine “karşı girişilen” demek hem daha doğru hem daha güzel değil mi? “Yaşamını yitirenler” yerine “öldürülenler” demek daha etkili değil mi? Kendiliklerinden ölmedi ya bu insanlar hem, saldırıya uğradılar, öldürüldüler. “Coğrafyanın kadim halklarına dönük hayata geçirilen utanç” ifadesindeki çirkinliği, düşünme yoksunluğunu farkedemiyor musunuz? Hem zaten “Bu utançla yüzleşilmelidir” demek niye yetmiyor, öbür tarafını önceki cümlede söylediniz ya zaten?
Mesajı en kısa, en anlaşılır biçimde vermek daha iyi, güzel, doğru değil mi, neden cazip gelmiyor kimseye? Yalınlık özellikle böyle trajik durumlar için herşeyin üstünde bir ilkedir. Bunun mükemmel bir örneği olarak John Hersey’nin Hiroşima kitabından söz etmiştim size daha önce. Yazı yazmayla ilgili okuduğum İngilizce kitaplar da bu ilkeden söz ediyor. En büyük yazı ustalarımızdan Ahmet Haşim’imiz de şöyle demiş yüz yıl önce:
“İnsan kanının ve gözyaşının bulaştığı faciaları teşbih ve istiareyle tasvire kalkışmak, hakiki ıstıraba karşı hürmetsizliktir.”
Böyle hürmetsizliklere sık rastlıyoruz; bunları hürmet için yapıyorlar üstelik, vurgu için, duygu için. Halbuki, “duyguyu çok ölçülü kullanmak gerek”ir bir başka usta şairimiz Turgut Uyar’ın dediği gibi, ya klişeye düşersiniz çünkü ya süse.
Klişelerden kaçmayı becerenler, edebiyat paralamaya saplanıyor. Yazı ustalarımızdan Falih Rıfkı Atay’a kulak verseler belki vazgeçerler:
“En iyi edebiyat, edebiyatsızlıktır. Bir yazı edebiyat kokusundan uzaklaşabildiği kadar güzeldir. Mümkün olsa mekteplerde teşbih, cinas, istiare vs gibi sanatları hiç öğretmezdim. Bir fikrin, bir hayalın en kısa, en doğru ve en güzel şeklini bulamadığımız için, bu kusurları bir takım oyunlarla örtmeye kalkışırız. Şahsiyet düşünüşte, görüşte ve duyuştadır. Yazışta değildir.”
Uzun lafın kısası, gereksiz, elzem olmayan herşey süstür, bir anlam yükü taşımayan hiçbir şeye yer yoktur yazıda, onlardan kurtulmak gerekir. Süs yük taşımaz, süsün kendisi yüktür. İlk iş, güzel’le süs’ü ayırdedebilmekte galiba. Mimar Sinan’ı yardıma çağırayım. Sinan, 16. yüzyıl sonunda inşa ettiği Selimiye Camii’nin 31,5 metre çapındaki ana kubbesini taşısın diye küçük kubbelerle, yarım kubbelerle, kemerlerle yapıyı desteklemiş. Ağır yük taşıyan bu güçlü elemanlar tek tek güzeldir tabii, ama Sinan bunları ana kubbeyle de öyle uyumlu kaynaştırmıştır ki, yapıyı bir bütün olarak güzel kılarlar. Selimiye süslü değildir, güzeldir.
21. yüzyıl teknolojisiyle yapılan Büyük Çamlıca Camii’nin kubbelerine bakın bir de, beş yüz yıl önceki formu taklit etmişler, hiçbir yenilik aramamışlar, hiçbir yoruma yeltenmemişler, yüzyıllar öncesinden kalma kubbeleri dizmişler, o süsü güzel sanmışlar.
Güzel olanda fazlalık yoktur, güzel olanda süs yoktur. Güzel süslü değildir, güzel güzeldir.
Yazı da böyledir işte, süs kaldırmaz, süsü yazıdan kaldırmak gerekir. Melih Cevdet bir yazısında şöyle diyor:
“… düzeyiti [nesir, düzyazı] şiirleştirmek özeni var bizde. Kesin, açık, gerektiği kadar yazmayı sevmiyoruz, şairleşiyoruz yazarken, yazımızı ne yapsak da süslesek diye düşünüyoruz. Oysa bu çeşit kaygıların artık şiirde yeri yok. Ozan, yazısını bütün gereksiz sözlerden arımaya bakıyor.”
Bir başkasında soruyor:
“Şiir bile süsten püsten kurtulmuşken nedir bizdeki şiirli laf etmek, benzetmek, sözcük oyunları yapmak merakı?”
Ataç erken yazılarından birinde süsü eleştirirken yerinde bulduğu bir süsleme örneği veriyor:
“La Fontaine’in meşesi saza, ‘Ben kuvvetliyim, sen zayıfsın’ diyeceğine, ‘Sizin için her şey kasırga, benim için her şey sabâ rüzgarı’ diyor, öyle söylemese idi Fransızca en güzel mısralarından birinden mahrum kalırdı.”
İkisi aynı cümle değil tabii. “Ben kuvvetliyim, sen zayıfsın” bir yalın saptamayı dile getirir, bir ağaç bir kamıştan güçlüdür. Soyut “kuvvetli” ve “zayıf” kelimeleri iki sıfattan başka bir şey değildir. La Fontaine’in imge yüklü mısrası ise duygu taşır, anlamı pekiştirir. O mısrada söylenen şeyin kelime anlamını düşünün bir, gözünüzde canlanan manzarayı, meşenin ve sazın rüzgar karşısındaki halini. Sazın çaresizliği karşısında meşenin gücünü görürüz. Saz ve meşe kişiselleşir, can kazanır.
Yazıda süsün çirkinliğinin, geçiciliğini Haldun Taner anlatsın size:
“Bizim üslupçuluk meraklısı Fecri Aticilerimizi düşünelim. Onların o biçim özeni ve üslup kaygısından bugüne ne kaldı? Zaman o kelime cambazlıklarını bir kabuk gibi kurutunca bunların içinde kalıcı bir öz bulunmadığı hayretle görüldü.”
Ahmed Haşim de çocukluğunda kendisini çok etkilemiş bir şiir dergisini yıllar sonra tekrar karıştırdığında şunları yazmış:
“Ölüm, bilhassa kitabın eskiden en çok yeniliğini yapan kısımlarını vurmuştu: Sıfatlar, teşbihler, istiareler – böcek koleksiyonlarında iğne ile tutturulan ölü kelebekler gibi – sayfaların sathı üzerinde, renkli birer naaş halinde duruyordu. Meğer bunlar, edebi eserin bozulmağa ve çürümeğe en müsait ziynetleri imiş! Daha dünkü şair, üslubuna sürdüğü alacalı renklerle bir hafta içinde, soluk bir eski elbise zavallılığına düşerken, sıfatsız, teşbihsiz, istiaresiz Homiros, saf bir billur ehramı gibi, hala güneşin ışıklarını güneşe aksettirip duruyor.”
Falih Rıfkı’nın Zeytindağı da yalınlığıyla öyle durmuyor mu? Osmanlı yenilmiştir, Falih Rıfkı, Cemal Paşa’yla Şam’dan ayrılmış, trenle İstanbul’a dönmektedir:
“Anadolu hepimize hınç, şüphe ve emniyetsizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
– Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
– Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın:
– Ahmed’imi gördün mü?
Hayır… Hiç birimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü; Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu’ya; Batı’dan, Doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu; demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, muşambalarını indirmiş, lambalarını söndürmüş, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmet, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz. Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyliyebilsek, onunla ne kazandığımızı bu anaya anlatabilsek, onu övündürebilecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik.”
Yunus Emre gibi yalın söyleyemedim çabaladımsa da. Onunla bitireyim bari:
Kelecilerün bişirgil yaramazını şeşirgil
Sözün us-ıla düşürgil demegil çağada bir söz.
Yani:
Sözlerini pişir (iyi düşün, tart), yaramazlarını at
Sözünü usa uygun kıl, çocukça bir söz etme.
DİLE GELENLER
Geçen haftaki ‘Samimiyetsizlik belgesi‘ yazısından sonra Ercan Kesal aradı. Urladam’ın sahibi ve kurucusu olduğunu söyledi. Urladam’ın bir davet metnini eleştirmiştim (aynı zamanda ibretlik bir süslü yazı örneğidir o metin). Kesal eleştiriye saygısı olduğunu, konuşulup tartışılabileceğini söyledi, sonra da bir eleştirisini dile getirdi; bir metinle bir kurumun, insanların samimiyetsiz ilan edilmesini adil ve haklı bulmuyordu. Ayrıca, “Keriz silkeliyorlar” sözünün de gerçeği yansıtmadığını ve haksız olduğunu söyledi. “Belki de tek keriz benim, oyunculuktan kazandığımı burada iyi birşeyler yapmak için harcıyorum” dedi.
Ercan Kesal’a söylediğimi buraya da yazayım: Ben kurumun ya da insanların samimiyetini ölçmedim, önümdeki metni bu bakımdan değerlendirdim. Kurumun ne yaptığını bilmiyorum (metnin bunu anlatmaması bir hata), insanları da tanımıyorum zaten. Metnin ne dediğiyle ilgiliyim. Hem zaten samimi insanlar da samimiyetsiz yazı yazabiliyor, acemilik, bilmezlik yüzünden.